Böhmermann’ın Erdoğan şiirinin yasaklanması talebi reddedildi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alman komedyen Böhmermann’ın şiirine karşı açtığı temyiz davası sonuçlandı. Mahkeme, şiirin tamamen yasaklanması yönündeki talebi reddetti. Ancak şiir hakkındaki kısmi yasak da kaldırılmadı.

Alman komedyen Jan Böhmermann’ın 2016 yılındaki televizyon programında okuduğu şiire karşı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılan temyiz davası sonuçlandı.

Hamburg Eyalet Mahkemesi Şubat 2017’deki kararında, Erdoğan’la ilgili şiirin “hakaret içerikli ve onur kırıcı” olduğuna hükmettiği bazı bölümlerini yasaklamıştı. Karara hem Böhmermann hem de Erdoğan’ın avukatları itiraz etmişti.

Yapılan itirazları sonuca bağlayan Hamburg Eyalet Yüksek Mahkemesi Salı günkü kararında, Erdoğan’ın avukatlarının, şiirin tamamının yasaklanması yönündeki talebini reddetti. Mahkeme, şiirle ilgili kısmi yasağın kaldırılmasını isteyen Böhmermann’ın avukatlarının talebine de olumsuz yanıt verdi.

Erdoğan bu eleştirilere katlanmak zorunda

Kararı açıklayan hâkim Andreas Buske, “Hiciv sanat olabilir, ancak olmak zorunda da değil” ifadesini kullandı ve “Sanat olmayan hiciv ise ifade özgürlüğü kapsamına girer” dedi. Söz konusu şiirin, anayasanın sanat tanımına uyup uymadığı konusunda şüpheleri olduğunu söyleyen hâkim, Erdoğan hükümetine yönelik eleştirinin, hatta ağır eleştirinin kabul edilebilir olduğunu ve Erdoğan’ın bu eleştirilere katlanmak zorunda olduğunu belirtti. Alt mahkeme de Erdoğan’ın, cumhurbaşkanı kimliği ve muhaliflerine yönelik politikaları nedeniyle, diğer bölümlere tahammül etmek zorunda olduğuna hükmetmişti.

“Gerçek bir bağlantı yok”

Şiirin bazı bölümlerinin tekrarlanmaması yönündeki yasağın sürdüğüne dair üst mahkeme kararında, bu bölümlerin cinsel içerikli, küçük düşürücü ifadeler barındırdığı ve bu ifadeler ile davacı arasında gerçek bir bağlantı olmadığı kaydedildi.

Almanya ile Türkiye arasında krize neden olan şiir

Böhmermann’ın 31 Mart 2016 tarihinde Alman televizyon kanalı ZDF’deki Neo Magazin Royale programında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili okuduğu şiir sonrasında Erdoğan’ın avukatları komedyen hakkında dava açmıştı. Avukatlar şiiri “içerikten yoksun” ve “insan onurunu aşağılayıcı” bir karalama olarak nitelendirirken, Böhmermann şiiriyle Almanya’da izin verilen hiciv ile yasaklı hakaret arasındaki farkı göstermek istediğini söylemiş, konu Almanya ile Türkiye arasında diplomatik gerginliğe yol açmıştı. DW Türkçe

TAKSAV Gazetecilik Seminerleri sona erdi

Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf (TAKSAV) tarafından düzenlenen ve 7 hafta süren Gazetecilik Seminerleri gerçekleştirilen kokteylle son buldu.

TAKSAV’ın Moda’da bulunan Kadıköy Şubesi’nde düzenlenen kokteyle seminere katılan öğrenciler, seminer hocaları ve vakfın yönetim kurulu üyeleri katıldı.

Etkinlikte bir konuşma yapan TAKSAV Kadıköy Şube Başkanı Basri Akçelik, “Gazeteciliğin yaşadığı şu zor günlerde, gazeteci olmak isteyen gençlere böyle bir imkan sunduğumuz için çok mutluyuz. Önümüzdeki dönemlerde de bu çabamız sürecek ve yeni programlar hazırlayacağız” dedi.

Kokteyle katılan gazetecilerden BirGün yazarı Ayşenur Arslan, gazeteciliğin en temel özelliklerini kaybettiğini ve böylesi çalışmaların günümüzde çok kıymetli olduğunu vurguladı.

Atölye hocalarından gazeteci Ertuğrul Mavioğlu ise “Burada 7-8 hafta boyunca oldukça verimli bir süreç geçirdik. Ben öğrencilerle bir arada olmaktan, onlara bildiklerimi aktarmaktan büyük keyif aldım. TAKSAV’a böyle bir imkan yarattığı için çok teşekkür ediyorum” şeklinde konuştu.

Konuşmaların ardından seminerlere katılan öğrencilere sertifikaları verildi.

24 Haziran’a giderken üniversite bölmek büyük hatta

TBMM Eğitim Komisyonu üyesi CHP’li Ceyhun İrgil, aralarında İstanbul ve Gazi gibi kadim üniversitelerin de bulunduğu 13 üniversitenin bölünmesi ve yeni üniversitelerin açılmasını öngören yasa tasarısının geri çekilmesi için hala bir fırsat olduğunu söyledi. “Tasarı henüz Meclis’te kabul edilmedi” diyen İrgil şöyle devam etti: “İktidara sesleniyorum vakit var daha, bu tasarıyı geri çekin. Toplumun sesine kulak verin. 24 Haziran’da seçime giderken, büyük tepki aldığınız bu hatadan dönün.”

24 ÖNERGEYLE DEĞİŞTİRİLDİ

Tasarının alelacele getirilmesine hala kabul edilir bir gerekçe sunulmadığının altını çizen CHP’li İrgil, devam etti: “Bölünme yıllardır biliniyordu, üniversiteler hazırlıklıydı diyorlar ama gördük ki, ilgili madde komisyonda ve genel kurulda toplam 24 önergeyle değişikliğe uğradı. Acele edilmemiş iş buysa vay halimize.” Tasarıyla YÖK’ün iddia ettiği gibi rasyonel değil irrasyonel temellere oturan üniversitelerin yasalaştırılmak istendiğini de belirten İrgil, “Anlaşılan o ki, YÖK’ün niyetinden şüphe etmemiz gerekiyor” dedi.

TARİH AFFETMEYECEK

CHP’li İrgil şu ifadelerde bulundu: “Üniversitelerin bölünmesi Türk eğitim tarihinin kara bir lekesi olarak anılacak. İktidar değiştiğinde ilk düzeltilecek tarihi hatalardan biri olacak. Bu köklü üniversiteler sadece üniversite değildir; tarihe mal olmuş anılar, kültür, sanat ve bilgi birikimidir. Milli ve yerli iddiasında bulunanlar için birkaç parmak oylaması ile bu tarihi yok etmek ve silmek, kendini bilmezliktir. Tarih üniversitelerimize giderayak yaptıkları bu kötülüğü ve bu kötülüğe onay verenleri asla unutmayacak ve affetmeyecektir.”

ÖFKEYLE HAZIRLANMIŞ GİBİ

Tasarı nedeniyle İstanbul ve Gazi başta olmak üzere öğrenci ve hocalarında huzur kalmadığını belirten İrgil, bölünmeyi istemeyenlerin de hemen ideolojik ayrıştırmaya maruz bırakıldığını söyledi. İrgil, “Bu tasarı; gençliğinde İstanbul, Gazi gibi kadim üniversiteleri kazanamayanların adeta ‘bana yar olmadı, kimseye yar olmasın’ ruh haliyle intikam ve öfke ile hazırlanmış gibi. Çünkü ancak bu duygulara hakim olanlar bölmekten, parçalamaktan, yok etmekten yana olabilir” dedi.

EMEĞE SAYGISIZLIK

CHP’li İrgil, yaptığı açıklamada ayrıca bu üniversitelerden mezun olanların duygu ve düşüncelerinin dikkate alınmamasını da eleştirdi. “Elbette öğrencileri umursamayanlardan bunu beklemek en hafifinden safiyet olur” diyen İrgil şöyle devam etti:

“Bu üniversiteler kolay kolay bugünlere gelmedi. Bugüne dek bu üniversitelere emek veren, alınteri döken binlerce insanımız oldu. O insanlara, o emeğe, o alınterine vefasızlıktır, saygısızlıktır bu tasarı.”

İçinden Gezi geçen film: Taksim Hold’em

Bu hafta vizyona sürpriz bir film girdi; Taksim Hold’em. Sürpriz diyorum çünkü bu kadar başarılı bir ilk film ile karşılaşacağımı beklemiyordum. Filmden bu kadar hoşlanınca yönetmeni Micheal Önder ile röportaj yapmak istedim ve ‘Ne yaptın sen?!’ diye sormak istedim. Kendisi biraz fazla alçakgönüllü, düşüncem o ki samimiyet dozu yüksek insanlar böyle oluyorlar… Seyirciyi kendi ile yüzleşmeye iten, mizah dilini başarıyla senaryoya yedirmiş, bu tek mekan film, Gezi sürecinde bir evde poker oynamak için toplanmış arkadaşlar üzerinden bireyi, toplumu, sistemi masa üzerine yatırıyor. Önder ile bu vesile ile röportaj sırasında bol bol Gezi anılarımızı da anlattık birbirimize… Bize o günleri hatırlattığı için Michael Önder’e teşekkür etmek istiyorum. Ve ‘ilk Gezi filmi’ diyebileceğim Taksim Hold’em’ın, büyük prodüksiyon olmadan da iyi filmler yapılabileceğini göstererek örnek teşkil edeceğini umarım. İçinden Gezi geçen bu filmi sinemada izleyin derim…

»Filmin dünya prömiyeri 30. Tokyo Film Festivali’nde yapıldı. Nasıl tepkiler aldın gösterimden sonra? Hollywood Reporter’daki yazıda salon gülmekten kırıldı yazıyordu.
Dediler ki bana, Japon seyirci sessiz, sakin izler, tepki vermez. O yüzden sakın üstüne alınma. Ama önce kıkırdamaya başladılar, gülmeyle devam ettiler sonra da kahkahalar atmaya başladılar. Mesela filmi, farklı ülkelerden de çok insan izlemişti; İranlı bir yönetmen film için ‘bir İran hikayesi’ dedi, Gürcistanlı bir prodüktör geldi ve ‘şu an Gürcistan’a o kadar oturuyor ki bu film’ dedi, Amerikalı biri de benzer şeyler söyledi. Hatta Litvanya’daki festivalde de benzer tepkiler geldi. Biz tabi spesifik bir kontekstten, Gezi’den bakıyoruz ama karakterler esasında, bir fikri temsil ettikleri için evrensel olarak anlaşılıyorlar.

»Ne zaman başladın senaryosuna?
2013 Eylül’de başladım yazmaya. İlk versiyonu biraz daha farklıydı. Yazmam iki yıl sürdü. İlk versiyonda seni ilgilendiren ana özü buluyorsun, senin yazmak istediğin şeyle içinde kaşınan şey farklı oluyor.

»Derdin neydi? İçinden Gezi geçen bir filmi bugün yapmak cesaret ister.
Benimle ilgili, sadece Gezi sürecinde değil de Türkiye’de yaşadığım ama aslında yaşamak istediğim hayatla ilgili. Hayatta sadece dış etkenler değil içerden gelenlerden dolayı da bir şekilde mutlu olamıyordum, gerçi mutluluğu geçtim de huzur bulamıyordum.

»Karakterlerin hepsi sen misin o zaman?
Direkt düşünce olarak ben olduğumu söyleyemem ama onları bu davranışlara iten duyguların ben olduğunu söyleyebilirim. Birisinde korku var, diğerinde ait olma duygusu var, ötekinde sevilme açlığı var veya sosyal kapitalini sürekli yüksek tutmaya çalışmak var.

»Herkes tek mekan çekmek ister ama aslında en zoru da budur. Bazı şeyler çok başarılıydı, örneğin sokağı hiç göstermiyorsun ama biz sokağı görüyoruz.
Bu filmin teması tek mekan olmayı istiyordu. Tek mekanı hikayenin istiyor olması lazım. Hikayeye ana karakterin dünyasından baktığın zaman , o ev, o rahatlık konforunu kaybetmek istemeyen bir adam var aslında. Yani o evden zaten çıkamazsın, çıkmamalısın.

»Prodüksiyonu düşük maliyetli ama film öyle göstermiyor kendini.
Uzun zaman ışık ve kamera ekibinde çalıştığım için ön çalışmalarda maliyeti düşürebilecek faktörleri bulduk. İyi bir planlama yaptık. Ev normalde bembeyaz ve bir fotoğrafçının stüdyosu ama mekanlar görülebilir ve açıları çok iyiydi. Sanat yönetmeni ve görüntü yönetmeni çok iyi iş çıkardılar.

»Gezi ismi geçmese de herkes filmin Gezi sırasında geçtiğini anlıyor. Senin Gezin nasıldı?
Gezi hem sözü hem eylemi temsil ediyor. Herkesin kendi gezisi var ve o geziler birbirine tam benzemiyor. Gezi benim için iki anlamda değerliydi. Birincisi orada yaşadığım gördüğüm heyecanı, öforiyi yaşamamıştım, bir grup aidiyetinin insanda nasıl bir enerji yarattığını gördüm.

»Filmindeki Geziciler iyi eğitimli, orta sınıftandı. Peki daha örgütlü direnen kimseleri tanımadın mı? Ben mesele Berk Hakman hikayeye girince böyle bir açılım bekledim.
Tanıdım ama anlatabileceğimi düşünmüyordum. Ben gerçekten samimi olmaya çalıştım. Filmi birebir yaşadım demiyorum sonuçta belli bir matematiği olan dramatize edilmiş bir hikaye bu. Ama duygusunun samimi olduğunu düşünüyorum. Duygusu benim kendi yaşadığım şeydi.

»Karakterler arasında Gezi’ye dair çelişkileri de gösteriyorsun aslında…
Geri dönüp baktığımda kendimle çelişen çok şey görüyorum.
Bu çelişen iki insan sürekli diyalog halindeydi. ‘Ah diyorum ne güzel, bu ülkede bir şeyler yapmaya uğraşmalıyız’, sonra başka bir şey yaşıyorum ve umutsuzluğa düşüp ‘Ne gerek var’ diyordum. İşte bu ikili konuşma hiç susmadı bende. Sonra fark ettim ki bunun sadece Gezi ile açıklanan bir tarafı yok. Çok idealist yerden konuşuldu, adalet, eşitlik ama biz bu insanlarla gündelik hayatımızda ne yapıyoruz diye de sorgulamak istedim.

»Sen aslında, Gezi’de yer almış, bana kalırsa da sayıca üstün bir takım insan portreleri ortaya koyuyorsun. Hatta üstelik belli bir olgunlukla şimdiden bunları eleştiriyorsun da, hem Gezi’yi hem bireyi.
Gezi’den sonra Gezi’yi anlatan iki anlatım oluştu; bir tanesi aşırı kahramansal diğeri Geziyi düşman olarak anlatan. Bu iki diskur arasında konuşmak zorunda kalmaktan hoşlanmıyorum. Ben öyle yaşamadım. Ben kendi anımı hatırlamak istiyorum çünkü bu çeşitli anlatımlar geriye dönüp benim anımı da değiştiriyorlar. Ben bildiğimi yazdım sadece.

»Bu iki Gezi anlatımını da karşına almış oluyorsun gibi gelecektir insanlara. Bence yaptığın, filmin güzelliği burada. Yani belli bir iklike yaslanmıyor olman.
Şununla çok yüzleşmem gerekti, fiziksel korkaklığı olan bir insanmışım. Orada zaten fiziksel olarak güçlü ve deneyimli çekilmeyen bir ekip var sen hiçbir savunman yokken neye kafa tutuyorsun dedim hep kendime. Bunlar benim kafamda dönüp duruyordu ama aynı zamanda da kabul etmek istemiyordum çünkü doğru değildi olanlar, çünkü kendi kafamda da bir adalet duygusu vardı. Yattığımda kendimle barışık bir şekilde uyumak istiyordum ama olmuyordu.

Dans Tiyatrosu “İKİ” Yapı Kredi Kültür Sanat’ta

Semih Fırıncıoğlu’nun tasarladığı ve yönettiği dans tiyatrosu İKİ, Mayıs ayı boyunca Yapı Kredi Kültür Sanat’ın performans mekânı Loca’da sahnelenecek.

Yapı Kredi Kültür Sanat, mayıs ayında Dans Tiyatrosu İKİ’yi ağırlıyor.2, 3, 5, 8, 10, 11, 12, 15, 16, 17 Mayıs 2018tarihleri arasında saat 20:30’da Loca’da sahnelenecek olan İKİ’nin oyun metni Eski Ahit, aforizmalar, şiirler ve Saatli Maarif Takvimi gibi oldukça farklı kaynaklardan esinlenmelerle ve kimi zaman doğrudan alıntılarla kurgulanmış.

Kurgusu görsel ve işitsel tasarımların alışılmadık bileşimleriyle biçimlenen İKİ, öykü, tema ve bütünlük kaygılarından özgürleştirilmiş, doğrudan kendi gerçekliğine odaklı bir deneme oluşturmayı hedefliyor. Semih Fırıncıoğlu’nun tasarladığıve yönettiği İKİ’nin 8 ve 15 Mayıs’taki performansların ardından saat 21:30’da yönetmen ve sanatçılarla bir de söyleşi gerçekleştirilecek.

Fikir, yönetim ve metin: Semih Fırıncıoğlu

Yönetmen yardımcıları: Ayşe Draz, Cevdet Başaçık

Oyuncular: Ayşe Draz, Nezaket Erden, Sedef Gökçe, Yazı Köz, Buğra Cemre Ün

Müzik: Semih Fırıncıoğlu

Ses ve ışık: Cevdet Başaçık

Aksesuvar: Levent Başaçık

Işık ve ses yönetimi: Osman Onur Can

Sinema yazarı ne iş yapar?

1980’li yılları hatırlıyorum: o yıllarda Avrupa’dan gelen filmlere özel bir düşkünlüğümüz vardı, bunlara sanat filmleri diyorduk. Genelde sinema salonlarına çok az geliyorlardı. Boşluğu ise videokasetlerde bulmuştuk. Sinema tarihine bir yolculuk gibiydi.

Esasında dünya sinema tarihinde gezinmek gibi yorumlanabilecek bu ‘keşfetme merakı’ Türkiye’de sinema yazınına çok az katkıda bulundu. Sinema yazarlığı Türkiye’de her zaman çok az gelişmiş, fikir üretme yetisi sinema yazarlarına pek bulaşmamıştı. Gerçek anlamda Türkiye’de sinema tarihine baktığımızda ne görüyoruz? Türkiye’de sinema eleştirmenlerinin büyük bölümünün kibirli ve mesleki derinlikten yoksun olduklarını! Sinema tarihimize gömülü gibi duran yönetmen/eleştirmen çatışmasının asıl nedeni buydu, şimdi hâlâ devam ediyor. Niçin kibirli? Çünkü az bilip çok konuşana öyle diyorlar. İlginç olanı esasında ürettiklerine baktığımızda ise kayda değer bir literatür yok! Sinema yazınımız yüzyıllık tarihsel dönemde esas yapısı itibarıyla kültürel yoksulluğumuzu yansıtıyor. Niçin mesleki derinlik yok?

Çünkü sinema tarihindeki önemli filmleri seyredip bunları anlamayan ve bunlar hakkında esaslı söz üretmeyen insanların durumu buna uyuyor, söylem nesnesini incelemeye yetmiyor. Ayrıca da tembeller! Niçin? Çünkü seyrettiklerini derinden yorumlayamayan insanlar, dünya literatüründe filmleri anlayan insanların yazılarını, kitaplarını, söyleşilerini, sanat tarihini, felsefe tarihini, insan bilimlerini, psikolojiyi anlatan insanları da yeterince okumuyorlar ya da idrak edemiyorlar. Yeşilçamcıların sinema eleştirmenleri hakkında söyledikleri söz esastan doğrudur: sinemacı olmak isteyip hiçbir halta yaramayan insanlar eleştirmen oluyorlar. Sonra da haset türevi davranış ve sözlerle filmler hakkında ileri geri konuşuyorlar!

Dünya Sineması ile Türkiye Sineması arasında bağlar kurup onlardan bu toplumun en önde gelen sanatçılarının ve özellikle sanatseverlerin yetiştirilmesinde onlara rehberlik edecek en esaslı kurum Sinema Yazarları olmalıydı. Dolayısıyla, şimdi yeni bir denklem karşımıza çıkıyor:

Yönetmenlerimizin ve senaristlerimizin dünya sinemasından öğrendikleri ile bunları kendi sinemamıza uygulamaları sürecinde elde ettikleri başarılara bakalım:

Aynı süreci eleştirmenlerimizin ve sinema tarihçilerimizin ne kadar başardıklarına bakalım:

Sonuçta yönetmenler ve senaristler çok daha başarılı olmuşlar, sinema yazarlarının performansı ise esas yapısı ile hiçbir zaman aşçı olamayan en fazla Nezih bir gurme olmaya çalışan bir tavır var. Bu tavır mesleki kusurun nedeni ve köküdür!

Yeni Türkiye Sineması ne yaptı peki? Onlar zaten eleştirmenler ve sinema yazarları bu işi yapamıyor, o zaman biz ne yapalım dediler! Yanıt olarak da doğrudan biz bu filmleri seyredelim “araklama yönünden kim mahirse, o başarıya ulaşır” diyerek sinema tarihine ‘haçlı seferleri’ yaptılar.

Bu işin esası bu ülkede en aksayan taraf sinema literatürünün yoksulluğu ve sanat eserlerine tepeden bakan tavrı olmuştur, mesela bugün için baktığımızda ne görüyoruz? Filmlerimizdeki derinlik ve sorunsallığın büyük kısmı sinema literatüründe hiç bilince çıkartılmadan kalmış! Hakkını teslim etmemekten, Avrupalı ‘sanat eserlerinin’ nezihliği ve derinliğini sopa yapıp yerliyi dövmeye, cilalı ve içinde çok derin şeyler olmayan filmlerin övgüsüne kadar en büyük kusurları sinema yazarları istikrarlı ve yorucu şekilde icra ettiler ve ediyorlar.

Bugün Türkiye’de sinema yazını geçmişe göre çok daha geriledi, çok daha kurulaştı ve söylem derinliğini daha çok kaybetti: buna yeni bir şey daha eklediler, para kazanmak için sinema yazarlığının yetmediği durumlarda sektörde pek çok durumda ‘ihale’ almak için çırpınıyorlar. Oysaki sinema yazarlığı reklam ve tanıtım anlamına gelmez ki, ayrıca tanıtım bülteni yapıp piyasaya albenili sunmak da yazarlığının asıl vasfı olamaz. Bu durum ne kadar devam eder, bilmiyorum, ama esastan mesleki ahlakı ve mesleki kimliği çok yıprattı ve ortalığın toz duman içine bulanarak mesleğini tanımına ve mesleğin toplumsal algısına zarar verdi.

Türkiye’deki sinema dünyasında en temelinden kusurlu ve esasında yetersiz kurum sinema yazarlığı oldu, bu yüzden de sektörde ve hatta sanatseverler arasında en saygıdan uzak mesleki kollardan birisi de sinema yazarlığı haline geldi.

Mesela kendi geçmişime baktığımda, Siyad içinde yılın en iyi yabancı film seçiminde Kill Bill 1 ve Kill Bill 2’nin yılın en iyi yabancı filmleri seçildiği Siyad toplantısından sonra bu kurumla hiçbir manevi bağım kalmadı. O zaman inanamamıştım, şimdi ise sadece kabul edemediğim bir olgu. Ayrıca film seçimlerinden önce filmler ve geçen sezon hakkında hiçbir ciddi tartışma yapmadan oylama yapılmasını da en başından beri hayalkırıklığı olarak yaşadım ve şimdi de aklım almıyor.

Sinema yazarlığı kendi mesleki alanını tanımlamalı ve kendi meslek ilkelerini oluşturmalı: ilk önce de üretken ve kreatif olmayan insanların mesleki temsilin en kritik yerlerinde bulunmasına engel olmalı. Bir film üretmek nasıl kreatif bir iş ise, aynı zamanda fikir üretmek de felsefi ve edebi olduğu zaman ancak öncü ve yol açıcı olabiliyor. İlk önce sinema tarihindeki önemli yazıları ve fikirleri ve bunları üretenleri öne çıkarmalı ki meslek arınarak kendi öz kimliğini bulabilsin.

‘Sanat nedir bilmiyoruz

HT MAGAZİN / Ece SARUHAN

Geçtiğimizyıl kasım ayında, Ankara’da, İngiltere merkezli Pearson BTEC uluslararası sertifika ve diploma programlarının yanı sıra, sosyal uğraşı programlarıyla da hizmet veren ‘Okul Serhat Kılıç’ adında bir okul açtı Serhat Kılıç. Nitelikli oyuncular, yönetmenler ve yazarlar yetiştirmek amacıyla kardeşi Sinem Kılıç’la birlikte kurdukları okulun açılışında yanlarındaydım. Serhat Kılıç, mutluluk gözyaşları içinde yapmıştı açılışı, sanatla ufacık da olsa ilgilenen birinin masum insanlara asla zarar veremeyeceğini dile getirdiği konuşmasıyla beni de ağlatmıştı. Bu kez herkes Okul’dan haberdar olsun diye buluştum kendisiyle. O; mutluluktan parlayan gözlerle anlattı, ben gözümde aynı pırıltıyla dinledim. Varını yoğunu bu ülke için umut olan Okul’a yatırdığı için kendisine çok teşekkür ederim.■ İstanbul’da adım başı bir oyunculuk kursu var. Siz kurs ya da atölye düzenlemek yerine bir okul açtınız ve bunu Ankara’da yaptınız? Neden okul? Neden Ankara? İstanbul’da insanları ayıklayamayacağımı düşündüm. Ben Türkiye’nin en önemli okullarından birinde okudum. Öğretmenlerim de en iyilerdi. Cüneyt Gökçer, Lemi Bilgin, Çetin Tekindor… Şanslı bir dönemdik. Kendimizi sürekli yenilemeyi bize onlar öğrettiler. Hepsi çok önemli tiyatro adamları ve eğitmenler. Maalesef günümüzde her ekolü, yöntemi bilen, yenisini duyduğunda araştırıp öğrenen ve öğreten insanlar yok. Artık herkes tek başına, çok yalnızlaştık. Bu konuda bir şey yapmak uzun zamandır aklımdaydı. Zamanında İngiltere’de eğitim alabilmek isterdim. Hatta mezuniyet gecemde 2 sınıf üstüm olan Tardu Flordun bana “İngilizcen çok iyi, hemen gitmelisin” demişti. Ama hem bir memur çocuğu olarak babama “Ben İngiltere’ye gitmek istiyorum” diyemedim hem de hemen sahneye çıkmak istiyordum. Ben gidemedim ama Okul Serhat Kılıç’la İngiltere’yi buraya getirdim. İngiliz eğitim sisteminin uluslararası diploma programı Pearson BTEC ile anlaşıp hayalimdeki okulu Ankara’da açtım. Okul’da Prof. Dr. Çiler Dursun, Dilek Tekintaş, Tamer Aykut, Deniz Alp, Çiğdem Ülker, Lemi Bilgin ve Fulya Peker gibi hepsi alanlarında yetkin hocalarımız var. ‘DÜŞÜN, HİSSET, İFADE ET’ DiYORUZ ■ Pearson’ın programını bire bir uyguluyor musunuz Okul’da? Evet. Dans ve şan gibi onlarda tam olarak yer almayan bölümlerle ilgili de kendi programımızı hazırladık, ortaklaşa çalışıyoruz. Tek fark onlarda hazırlık yok ama bizde 4 ay hazırlık var. ■ Neden? Eğitim sistemimiz son 20-30 yılda tamamen çöktü. Sanat nedir bilmiyoruz. Atatürk “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuştur” demiş. Bunu ondan başka söyleyen de yok maalesef. Bir resme bakmayı bilmiyoruz, “Çok sesli müzik” dendiğinde kalabalık söylenen müzik zannediyoruz. Şiir okumakla şiir söylemeyi aynı şey sanıyoruz. Sosyal medyada bir konuyla ilgili paylaşım yapmak istediğimizde o kelimeyle ilgili bir kıta bulup kopyalayıp yapıştıracak kadar şiire ilgimiz. Önce sanatla tanışıklığı sağlamakşart, bu yüzden hazırlık var. Öğrencileri miz bu 4 aylık hazırlık sürecinde ‘Düşün, hisset, ifade et’ dersi alıyorlar. Maalesef artık düşünen, hisseden ve ifade eden bir toplum değiliz. Düşünmediğimiz bir şeyle ilgili his duyamayız, hissetmediğimiz şeyi de ifade edemeyiz. O yüzden bu ders çok önemli. ‘KİMSE KİMSEYI OYUNCU YAPAMAZ’ ■ Sohbetimizin başında insanları ayıklamaktan bahsettiniz. Oyuncu olmak isteyenlerle ünlü olmak isteyenleri ayıklamak da çok önemli.Kesinlikle. Okul’a kabul ettiğim her öğrenci için daha onlar ödeme yapmadan ben Pearson’a ödeme yapıyorum. Diplomalarını Okul’a girdikleri gün alıyorum. Onlardan da çok çalışmalarını bekliyorum. Haftada 3 gün 2 saat çalışarak oyuncu da olunmaz, yönetmen de, yazar da. Kimse kimseyi oyuncu yapamaz. Beni kimse oyuncu yapmadı, hocalarım beni yetiştirdiler ve elime bir deste anahtar verdiler. Bana “Ben bu kapıyı bununla açtım” dediler ama sanat öyle bir şey ki sen aynı kapıyı başka bir anahtarla da açabilirsin. Mesele kendini sürekli geliştirmek, kapıları açacak yöntemleri bilmek. Okul o yöntemleri anlatıyor. Amacı sadece ünlü olmak olanları 3 yıllık diploma programına almıyorum. 484 kişi başvurdu, 150’sini alsam kâr etmiştim ama 3 yıllık diploma programında sadece 25 öğrencimiz var. Verdiğimiz diplomanın üzerindeki yazı da mühür de İngiltere’dekiyle aynı, orada da geçerli. Okul’dan birlikte oynamak isteyeceğim, bizi dünyada temsil edecek sanatçılar çıksın istiyorum. Mülakatta çok seçiciyiz. ■ Örneklerini sık gördüğümüz parası yetenin girip mezun olabileceği bir yer değil yani Okul. Elbette değil, ben Okul’u ticarethane mantığıyla açmadım. Van’dan gelen Fetullah adında bir öğrencimiz var. Mülakatta yazar olmak istediğini söyledi. 30 yaşında ve Balzac’ın, Tolstoy’un, Dostoyevski’nin çoğu oyuncu arkadaşımın okumadığı kitaplarını okumuş. Bana “Hoca sen beni buraya al, yarın Ankara’ya taşınıp inşaatta ameleliğe başlarım” dedi. Ben Küba’dayken dediğini yaptığını öğrendim. Okul’un başında duran kardeşim Sinem arayıp “Sana sormadan Fetullah’a burs verdim, 4 aydır inşaatta çalışıyormuş” dedi. O kadar duygulandım ki hüngür hüngür ağladım. Fetullah hazırlığı bitirdi, yazarlık bölümünün en iyi öğrencilerinden biri. Okul’da o okumayacak da kim okuyacak? İngiltere’ye gitmeyi hak eden o ve onun gibiler.

‘Sanatçı kendiliğinden yetişir sanılıyor’■ Öğrencilerinizden Fetullah’a burs verdiğinizi söylediniz. Keşke anata ve sanata gönül verenlere destek olanların sayısı artsa ülkemizde… Şu an sadece bir dizide oynuyorum, yeni bir reklam filmi yok, son sinema filmimden kazandığım paranın tamamı Okul’a gitti. Buna rağmen 8 öğrenciye burs veriyorum. Ben bunu yapabiliyorsam işadamlarımız, holding sahiplerimiz, yönetim kurulu başkanlarımız da rahatlıkla yapabilir. Alışveriş merkezi giydirmek yerine bir öğrenciye burs verebilirler mesela. Geçenlerde Ankara’da konserim vardı. Sonrasında Ankara’da bulunan bir hastanenin başında bulunan bir beyefendi yanıma gelip “3 öğrenciye burs vermek istiyorum” dedi. Önce kamera şakası sandım. Keşke herkes bu duyarlılıkta olsa. Sanatçı kendiliğinden yetişir sanılıyor ama öyle olmuyor. ‘Sahne değil çok amaçlı salon açılıyor’■Siz diziden kazandıklarınızı Okul’a yatırdınız. O paralarla tiyatro kuran, sahne açan oyuncular da var. Onlara da ölü yatırım yapan deli muamelesi yapılması ne hissettiriyor size? Kim ne derse desin, ben dizilerden kazandıklarıyla sahne açan arkadaşlarımla gurur duyuyorum. Bu ülkede tiyatrosu olmayan illerde konservatuvar var. Oysa konservatuvara ayırdığın bütçenin yüzde 1’iyle sahne açarsın. Ama bizde sahne değil çok amaçlı salonlar açılıyor. O çok amaçlı salonda tiyatro da yapılıyor, düğün de! Çünkü düğünün maddi getirisi daha fazla. Çok amaçlı ne demek ya! Bir tek amacın olsun, onun için sahne aç! Ben o amaca her gün hizmet ederim.‘Fazla idealistsin ilaca başla’ dediler■Varınızı yoğunuzu Okul’a yatırdınız. Size “Deli” diyenler oldu mu? Olmaz olur mu? “Ev almadan okul açmışsın. Bari arabanı yenileseydin” dediler. Oysa ben arabama düşkünüm, arabaya değil. Arsa, gayrimenkul gibi şeylerden de anlamam. Amerika’ya gidip sinema yönetmenliği okuma hayalim vardı, Okul için bu hayalimi erteledim. Ben oraya 2 sene sonra da giderim. Bugüne kadar ne kazandıysam Okul’a yatırdım ve çalışıp yatırmaya devam edeceğim. Bana “Fazla idealistsin ilaca başla” diyenler bile oldu. ■ Hastalık gibi bahsetmeleri ne tuhaf! Bence idealistlik en çok ihtiyacımız olan şeylerden. Aynı fikirdeyim ve önümüzdeki 30 yıl boyunca da en çok ihtiyaç duyacağımız şeyin şu an unutmakta olduğumuz ideallerimiz olduğunu düşünüyorum. Öğrencilerime çok idealist gelmediğim sürece bence hiçbir sorun yok. Ben ülkeme kendisi dışında hiçbir şey olmaya gerek olmadığını hatırlatacak oyuncular, yönetmenler, yazarlar yetiştirmek istiyorum. Yaktığımız Aziz Nesin’in, yaşarken değerini bilmediğimiz Yaşar Kemal’in, öldükten yıllar sonra topluca anmaya cesaret edebildiğimiz Nâzım Hikmet’in yerleri asla dolmayacak. Onları geri getirmemiz mümkün değil ama akıllarıyla, zekâlarıyla, eserleriyle hayatımızda yeni ufuklar açacak gençlere kendilerini var etme imkânını sunmak elimizde.

Veronika Richterová pet -sanat şöleni

Veronika Richterová Çek Cumhuriyeti’nden bir sanatçı. Bugüne kadar 76 ülkeden 3000’in üzerinde pet şişe topladığını öğrendiğimiz sanatçı topladığı pet şişeleri ısıtarak kimi zaman çiçek ve bitki, kimi zamansa hayvan şekilleri veriyor.

63. Sanat Yılında Erol Sayan a saygı

Bursa’da “63’üncü Sanat Yılında Erol Sayan Konseri”

Nilüfer Türk Müziği Derneği tarafından Nilüfer Belediyesinin destekleriyle bestekar Erol Sayan’ın 63’üncü sanat yılı dolayısıyla konser verildi.

Dernekten yapılan yazılı açıklamaya göre, Uğur Mumcu Sahnesi’nde, Erol Sayan ve eşi Esin Sayan’ın da izlediği konserde ünlü bestekarın 21 eseri solo ve koro şeklinde seslendirildi.

Konserin son bölümünde Erol Sayan da koro ile şarkı söyledi.

Şef Remzi Çelikyay yönetimindeki koronun konseri, sanatseverlerden yoğun alkış aldı.

Dernek Başkanı Fatma Yenice, Türk müziğine yıllarını vermiş usta sanatçılara saygı ve vefa konserlerinin süreceğini ifade etti.

Her insan bir sanat eseridir!

Arnavutluk Down Sendromu Vakfı, fotoğrafçı Soela Zani ile harika bir projeye imza atmış. Bu projede dünyaca ünlü tablolar asıl karakterlerin yerine Down Sendromlu çocukları yerleştirerek yeniden canlandırılmış. Projeyle verilen mesajı çok beğendik: Her insan bir sanat eseridir ve buna göre davranılmayı hak eder.

Orjinal Stag Geciktirici Sprey porno 64 türk porno