Dijital dünya ve iş imkânları

TİMUR AKKURT – @timurakkurt
[email protected]

Bu haftanın yazı konusunu düşünürken bana gelen mesajlar, mailler, DM’ler (özel mesaj) aklıma geldi. Çok fazla iş imkânlarıyla alakalı başvuru yapılıyor. Bunların neredeyse hepsi dijital dünya için çalışmak üzerine. Özellikle de YouTube içerik üretimi odaklılar. İmkanım oldukça onlara cevap vermeye çalışıyorum. Buradan da genel anlamda bilgilendirme olması açısından yazmak istedim. Üstelik sadece kameranın önü veya prodüksiyon şirketlerinde değil, çalışacak çok fazla alan olduğunu söyleyeyim. Bu yazıyı okuyan anne babalar, gençlerimiz malum okumayı pek sevmiyor. Siz okuyarak en azından onlara özet geçebilirsiniz. Çocuğunun geleceği için endişelenen, hatta kendi geleceği için endişelenen eminim pek çok kişi var. Pek çok kişiye, kuruma maalesef yabancı olan bu yeni sektörü size elimden geldiğince anlatmaya çalışayım.

Öncelikle bu alanda tek bir eğitim almak mümkün değil. Maalesef üniversitelerde ‘Yeni Medya’ vs gibi bölümlerde verilen eğitim çok yetersiz. Bunun en büyük sebebi eğitmenlerin konuya hakim olmaması. Başka alanda uzman olan bu eğitmenler kimi zaman mecburen, kimi zaman fırsatları değerlendirme adına bu görevi kabul etmekte. Bu alanda yetişmiş eğitmen bulmak neredeyse imkansız. Mazisi taş çatlasın 15 yıl olan bir konu ‘yeni medya’ klasik iletişim ile pek çok ayrıştığı yer olduğu için bunların doğru harmanlanması ve öğrencilere aktarılması gerekmekte. Üniversitelerimizden doğru eğitimi almış, kendini geliştirmiş olmalılar ki iş hayatına geçtiklerinde kendilerinden faydalanılabilsin. İlk zamanlarına göre gelişme gösterse de alınması gereken daha çok yol olduğunu söyleyebilirim. İletişim çok ama çok ciddi bir iş. İnsanları ciddi yönlendirmek, karar almalarında etkili olmak bu alanı iyi kullananlar için mümkün. Ciddiye alınması gereken önemli bir bölüm ‘Yeni Medya’

Şimdi bu alanda iş olarak neler yapılabilir? Kendimizi nasıl yetiştirmeliyiz? Onlardan bahsedelim…

Öncelikle YouTuber olma konusunda biliyorum herkes çok hevesli. Herkes YouTuber olmak istiyor. Bu düşünceyi kafadan çıkartmak lazım. Ana hedef olarak YouTuber olmayı unutun. Çok özel bir yeteneğiniz varsa, maddi endişeleriniz yoksa, bu işi gerçekten yapmak istiyorsanız zaten yaparsınız.

‘YouTube işine ben de gireyim’ dedikten sonra ‘ne yapsam acaba?’ dediğiniz anda yapamayacağınızı söyleyebilirim. O iş olacaksa zaten oluyor ve yapıyorsunuz.

YouTube’a içerik üretmek için YouTuber olmanız gerekmiyor. YouTube dinamiklerine hakim olmanız, neyin sevilip sevilmeyeceği, etik değerleri olan, yenilikleri çabuk kavrayan, uygulamak için beklemeyen bir karakteriniz varsa bu alanda iş bulma şansınız var. Pek çok YouTube kanalında sizin gibi yaratıcı akıllara ihtiyaç var. Bunun için nasıl bir eğitim almış olmalısınız? Sinema-TV, iletişim, görsel iletişim tasarım, yeni medya gibi bölümleri tercih edebilirsiniz. Sinema sektöründe, TV sektöründe çalışmak çok zor. Hedefi sadece orası olarak koyacaksanız bilin isterim. Bu arada söylemeye gerek yok ama reklam, sinema, TV’de çalışma koşulları gerçekten çok ağırdır. Çok zor bir yer edinebilirsiniz. Bu yıpranmalara hazırsanız, yapabilirim diyorsanız sıkıntı yok. Bunu söylerken YouTube ya da başka alanlarda dijital içerik üretmek çok kolaydır anlamı çıkmasın. Buranın zorlukları daha bile çok. O kadar çok hızla değişen, değişken var ki inanamazsınız. Bugün doğru olan yarın tamamen yanlış olabilir.

Dijital dünya kendini çok hızlı değiştirebilen, adaptasyon sorunu olmayan, yeniliklere açık, fikir üretebilenlerin dünyasıdır. Sinema, TV, gazete gibi konvansiyonel alanlarda kurallar daha net ve sabittir. Yapısal olarak nereye uygun olduğunuza karar vererek eğitiminize, çalışmak istediğiniz sektöre hazırlanın.

Geçelim bir de masanın diğer tarafında. Kurumsal dünya hiç olmadığı kadar dijitalden anlayan elemana ihtiyaç duyuyor. Artık şirketlerin içindeki dijital birimler kurulmaya başladı. Yakındır, dev bir şirkette beyaz yakalı yönetmenler, YouTuber’lar, dijital uzmanlar görmeye başlarız. Bazı şirketlerde bir süredir profesyonel birimler var. Sayılarının hızla artacağını söylemek için falcı olmaya gerek yok. Yeni dünya gerçeklerinden bir tanesi bu.

Bir başka iş imkanı olan alana geçelim. Rakamlarla aranız iyiyse dijital dünya sizi çok sevecektir.

Dijital dünyanın bıraktığı izleri iyi okuyan, iyi hesaplayan kısacası iyi analiz eden ve bundan sonuçlar çıkartabilen biriyseniz size bu alanda büyük ihtiyaç var.

Dijital dünya rakamlarla arası iyi olanların, iyi analiz yapanların dünyası. Çünkü somut tek çıktısı burada alınacak rakamlar ve onların iyi analiz edilmesi üzerine kurulu bir düzenden bahsediyoruz. Üstelik bu ham, mekanik bilgilerin üzerine duyguyu, saha yansımalarını ekleyebiliyorsanız tebrikler, müdür oldunuz! Şaka yapmıyorum. En büyük ihtiyaç bunların hepsini yapabilen, yönetebilen, uygulamaları sahaya iyi yansıtabilen, çıkan sonuçlardan yeni stratejiler çıkartabilen, dijital dünyanın baş tacıdır. En azından bana göre öyle olması gerekiyor.

Son bölüme geçelim, inanın anlatacak çok fazla detay var ama yerimiz belli. Hem kimse uzun yazı okumadığı için toparlamam icap ediyor.

Hukuk, halka ilişkiler, sosyoloji, psikoloji, finans okuyarak dijital dünyaya hizmet edebilirsiniz. Bu alanlarda okumanız, dijital dünya, uzmanlaştığınız kendi pencerenizden bakarak büyük faydalar sağlayabilir. Önemli olan sizin yaklaşımınız ve bunu uygulayabilecek yeteneklere yatkın olmanız. Dijital dünya sadece video içerik üretmek değildir. Bunu sakın unutmayın. Dijital dünya için düşünüp yazabilirsiniz, strateji geliştiren olabilirsiniz, raporlamalar ile sonuçlar çıkartabilirsiniz, yasalar ile dijital dünyayı koruyabilir, sosyolojik yaklaşımlarla toplumsal eğilimler doğrultusunda şirketinizi, müşterileriniz yönlendirebilir, yönetebilirsiniz. Bu konu eğer ilginizi çektiyse ilerleyen haftalarda da devam ederiz. Bu konuda bana sosyal medya üzerinden rahatlıkla ulaşır, sorularınız, yorumlarınızı benimle paylaşabilirsiniz. Keyifli haftasonları…

Gözler bugün görülecek Hakan Atilla davasında

ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımları beş ayrı suç kapsamında ihlal ettiği karara bağlanan Halk Bankası eski genel müdürü Mehmet Hakan Atilla’nın hüküm duruşması, bugün New York Güney Bölgesi mahkemesinde görülüyor. Ankara’nın ve piyasaların gözü bu duruşmada olacak. Uzmanlara göre “Halk Bank’a ceza çıkarsa ödenir ama sistemden çıkarılmak çok daha vahim sonuçlar doğurur.”

Cumhuriyet’ten Şebnem Arsu’nun haberine göre, savcılık, yaklaşık 14 aydır tutuklu bulunan Atilla hakkında Nisan ayında verdiği yazılı mütalasında 15 yılı aşan bir ceza talep ederken, savunma tarafı oldukça uzun bir açıklama ile bu sürenin adil olmadığını belirtti.

Avukatlar Victor Rocco ve Cathy Fleming’in başını çektiği savunma ekibine göre Atilla’nın hiç ceza almaması, alacaksa da cezanın 5 senelik alt sınır baz alınarak belirlenmesi gerek.

Puanlama usulü yapılan yazılı değerlendirmede, Atilla lehine unsurlar arasında yasadışı şebekenin lideri olmadığı, suça katılımının minimal düzeyde olduğu ve önceden sabıkası olmadığı vurgulandı.

Savcılık ise mütalasında Atilla’nın şebekeye bizzat destek verdiğini, para dolaşımını kontrol ettiğini ve bankacılık deneyimini kullanarak işlemlerin ABD sistemince fark edilmemesi için yöntem geliştirdiğini tekrarladı.

Hukukçular, şimdiye kadar bankalar nezninde işlenen ABD yaptırım ihlallerinde hiç bir banka çalışanına ceza davası açılmadığının altını çiziliyorlar.

“Elimizde ihlale karışan bankaların personeline verilen örnek bir ceza kararı olsaydı talep edilen süreyi kıyaslayabilirdik ancak bir tane bile yok,” diyor, dava sürecini takip eden bir hukukçu.

“Bu davada savunma tarafına hakikaten çok mu yükleniliyor yoksa savcılar içtihat mı oluşturmaya çalışıyorlar, bilemiyorum.”

SİYASİ BİR DAVA MI?

Davayı başlatan eski New York savcısı Preet Bharara’nın görevine zamanında vekalet eden Joon H. Kim’in karar sonrası yaptığı açıklama niyetlerini açıklayıcı nitelikteydi.

“Yabancı bankalar ve bankacıların bir seçeneği var; Ya kendi isteğinizle İran’a ve diğer yaptırım altında olan devletlere Amerikan yasalarını delmede yardım edersiniz ya da ABD doları üzerinden işlem yapan uluslararası bankacılık toplumunun bir parçası olursunuz. İkisini birden yapma şansınız yok.”

İhlal davalarında mevcut içtihatın Atilla aleyhine bozuluyor olmasının siyasi nedenleri de konuşuluyor.

Salı günü Londra’da Bloomberg haber ajansına bir mülakat veren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atilla’nın suçsuz olduğunu ve bankacıya verilecek cezanın “Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlu olarak ilan etmek anlamına” geleceğini söyledi.

“Umarım Türkiye-ABD ilişkilerini tamamen yerle yeksan etmeyecek bir sonuç çıkar,” şeklinde konuşan Cumhurbaşkanı, nihai kararın halihazırda gergin bir seyir izleyen ikili ilişkilere etkisi olacağını belirtti.

ABD tarafı ise, davanın başından bu yana, Ankara’nın benzer çıkışlarını ülkedeki yargının bağımsızlığına atıf yaparak yanıtlamakta.

Columbia Üniversitesi Hukuk profesörü Daniel Richman, Cumhuriyet gazetesine verdiği bir demeçte, özellikle New York Güney Bölgesi savcılarınının siyasi baskıya boyun eğmemekle tanındıklarını vurgulamıştı.

Ankara, her ne kadar bu davanın Fethullah Gülen ve uzantılarının hükümete karşı ABD’de kullandığı bir silah olduğunu iddia etse de, buradaki yerleşik anlayış, sürecin yaptırım ihlallerine karışan tüm siyasiler ve devlet kurumlarına ciddi bir uyarı niteliği taşıdığı yönünde.

Unutulmaması gereken nokta ise bu davanın baş rolünde İran’ın olduğu.

“Bunun siyasi bir dava olduğu söylenemez,” diyor Washington merkezli Freedom House kuruluşu uzmanlarından Nate Schenkkan.

“Burada mesele tam olarak İran ve İran’a uygulanan yaptırım rejimi. Türkiye’nin davaya dahil oluşu da bu konu üzerinden. Türkiye bu davayı ‘Amerika’nın saldırısı’ olarak resmedene kadar da öyleydi.”

Sarraf’in başını çektiği yasadışı düzenin dış cepherinde yer alan Atilla gibi sicili temiz bir yetkilinin ceza davasına konu olmasını ise Schenkkan, Halk Bankası’nın yaptırıma uymayı defaatle reddetmesine bağlıyor.

“ABD’li hazine yetkilileri aslında 17-25 Aralık öncesinde bile Halk Bankası’nda olan bitenin farkındalardı. Defalarca farklı şekillerde ‘durun’ denilmesine rağmen Halk Bankası devam etti ve bu noktalara gelindi.”

HALK BANKASI VE CEZA İHTİMALİ

Geçen yıl Kasım ayında başlayan davanın merkezindeki İranlı altın tüccarı Rıza Sarraf, savcılıkla anlaşarak oldukça kapsamlı bir ‘etkin pişmanlık anlaşması’ imzalamıştı.

Bu imza kapsamında verdiği ifadesinde, İran’dan alınan doğalgaz ve petrol karşılığı Halk Bankası’nda toplanan fonların sahte belgelerle nasıl ABD doları cinsinden uluslararası dolaşıma sokulduğunu anlattı.

Sarraf, aynı zamanda Vakıfbank ve Arap Türk Bankası’nın da İran’la ticarete aracı olmak istediklerini, onayın ise zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Hazine’den sorumlu eski bakan Ali Babacan’dan geldiğini aktarmıştı.

Halk Bankası başta olmak üzere adı geçen bankalara ABD Hazinesi tarafından ciddi cezalar kesilebileceği konuşuluyor.

Atilla’nın savunma ekibinin davanın yargıcı Richard Berman’a sunduğu bir listede, şimdiye kadar yaptırım ihlallerine karışan on banka içinde BNP Paribas, ödediği yaklaşık 9 milyar ABD doları tutarındaki ceza ile başı çekiyor.

Bazı uzmanlara göre, Halk Bankası’nın ödeyeceği ceza miktarı Atilla’ya verilecek cezanın tonunu da belirleyebilir.

“Halk Bankası’na yüksek bir ceza kesilirse Atilla daha az bir ceza alabilir,” diyor New York merkezli dolandırıcılık denetim kurumu Bard Dynamic’in kurucusu Ozan Gürel.

“Daha da önemlisi bankanın ABD bankacılık sisteminden ihraç edilip edilmeyeceği. Nihayetinde bankalar miktar ne olursa olsun cezayı öder ama sistemden çıkarılmak çok daha vahim sonuçlar doğuracaktır.”

Diplomatik dokunulmazlığı olan siyasiler dışında adı geçen kişilerin ise, uluslararası dolaşımlarının engellenebileceği, isimleri bizzat ABD kurumlarınca yaptırım listesine alındığında Türkiye dışındaki ülkelerdeki mal varlıklarına el konulabileceği belirtiliyor.

Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Avrupa Birliği eski Bakanı Egemen Bağış ve Halk Bankası eski genel müdürü Süleyman Aslan iddialarda ismi geçen yetkililerden.

SARRAF NE YAPIYOR?

Ambargo altındaki İranlı kurumların yurtdışı ödemelerinde yüksek komisyon bedelleri keserek ciddi bir servet edinen Sarraf için yargı süreci halen devam etmekte.

Adına henüz bir hüküm duruşma tarihi belirlenmemesi, eski sanığın, korunaklı bir cezaevinde FBI yetkililerine, bildiklerini son harfine kadar anlatmaya devam ettiği anlamına geliyor.

Kurduğu yasadışı şebekeler vasıtası ile eindiği maddi kazanımları ABD’ye iade etmekle kalmayıp tüm bildiklerini şüpheye yer bırakmaksızın anlatması, tüccarı özgürlüğe bir adım daha yaklaştırabilir.

Sarraf’ın mevcut siyasi konjektürde savcılar için değeri artmış olabilir.

İran ile 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan ABD’nin aniden çekilmiş olması yaptırım rejimini yeniden gündeme getirdi.

Reuters haber ajansının Salı günkü haberine göre, ABD Hazine Bakanlığı, İran’ın, kritik önemdeki bankacılık sektörünü kullanmasını engellenmek amacı ile yeni ekonomik yaptırımlar getirildiğini açıkladı.

Bu gelişme Sarraf’ın bildiklerini ve bağlantılarını daha anlamlı kılabilir.

Yüksek korumalı bir cezaevinde tutulduğu konuşulan Sarraf’ın, gozaltina alinip tutuklandigi dönemde gardiyana içki ve telefon kullanımı karşılığında rüşvet verdiğini kabul etmesi ardından açılan dava devam ediyor.

Tüccar hakkında, eski koğuş arkadaşı 62 yaşındaki Arap asıllı Fildişi Sahilli vatandaşı Faozi Jaber tarafindan cinsel istismar ve tecavüz iddiasıyla acilan davanin ise 22 Mayıs tarihinde karara baglanmasi bekleniyor.

ABD basında yer alan haberlere göre İranlı tüccar iddiaları hayal ürünü olarak nitelemişti.

GERİ GELEN YAPTIRIMLAR ATİLLA’NIN CEZASINI ETKİLER Mİ?

Hüküm duruşması öncesi prosedürler kapsamında Atilla’nın ailesi, akrabaları, iş arkadaşları ve diğer yakınları Yargıç Berman’a onlarca mektup göndererek, adalet ve merhamet istediler.

Sanığın duruşma boyunca sergilediği iyi hal, Metropolitan Islahevinde gardiyanlarla uyumlu ilişkileri, sabıkasının olmaması ve diğer hafifletici unsurların karara etki etmesi bekleniyor.

Yargıç Berman’ın Mayıs ayı başında savcılığın cevaplandırmasını talep ettiği sorular arasında, Atilla’nın ihlal ettiği yaptırımların halen gündemde olup olmadığı da yer almıştı.

Savcılar, sözkonusu yaptırımların yürürlükten kaldırılmış olduğunu ancak uygulamanın halen devam edip etmemesinin işlenen suç kapsamında önem taşımadığına vurgu yapmışlardı.

Mevcut siyasi gelişmeler ise iddia makamının hüküm ve sonrasında temyiz sürecinde elini güçlendirebilir.

“Tamamen dava dışında gelişen bir durum var,” diyor davayı takip eden hukukçu, yaptırım rejimin yeniden yürürlüğe gündeme gelmesine ilişkin.

“Takip etmeye çalışıyoruz; bir şekilde etkisi olur mu, olmaz mı diye ancak somut bir cevabım yok. Olur ise, ‘hakim hakimliği bıraktı siyaset yapmaya başladı’ anlamına gelir.”

Arda Turan, PFDK’ye sevk edildi

Medipol Başakşehirli futbolcu Arda Turan, Demir Grup Sivasspor karşılaşmasında yardımcı hakeme yönelik fiili müdahale içeren “sportmenliğe aykırı hareketi” ve müsabaka hakemine yönelik “hakareti ve tehdidi” nedeniyle Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na (PFDK) sevk edildi. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Hukuk Müşavirliği, aynı müsabakada kırmızı kartla oyun dışında kalan Marcio Mossoro’nun ise müsabaka hakemine yönelik fiili müdahale içeren “sportmenliğe aykırı hareketi” ve rakip takım oyuncusuna yönelik “sportmenliğe aykırı hareketi” nedeniyle PFDK’ya sevk edildiğini açıkladı.

DHA’nın aktardığı bilgiye göre TFF; Marcio Mossoro, Kubilay Kanatsızkuş, Titi, Tomas Hubocan, Okay Yokuşlu, Milan Lukac ve Mustafa Er’in de PFDK’ya sevk edildiğini açıkladı

TFF’den yapılan açıklama şu şekilde:

“1- MEDİPOL BAŞAKŞEHİR FK Kulübü futbolcusu JOSE MARCIO DA COSTA’nın 04.05.2018 tarihinde oynanan MEDİPOL BAŞAKŞEHİR FK-DEMİR GRUP SİVASSPOR Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu müsabakasındaki müsabaka hakemine yönelik fiili müdahale içeren ‘sportmenliğe aykırı hareketi’ ve rakip takım oyuncusuna yönelik sportmenliğe aykırı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 36. maddesi uyarınca 05.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine,

MEDİPOL BAŞAKŞEHİR FK Kulübü futbolcusu ARDA TURAN’ın aynı müsabakadaki müsabaka yardımcı hakemine yönelik fiili müdahale içeren ‘sportmenliğe aykırı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 36. maddesi uyarınca ve müsabaka hakemine yönelik ‘hakareti ve tehdidi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 41. maddesi uyarınca 05.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine karar verilmiştir.

2- DEMİR GRUP SİVASSPOR Kulübü’nün 04.05.2018 tarihinde oynanan MEDİPOL BAŞAKŞEHİR FK-DEMİR GRUP SİVASSPOR Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu müsabakasındaki ‘çirkin ve kötü tezahüratı’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 53. maddesi uyarınca PFDK’ya sevkine karar verilmiştir.

3- TRABZONSPOR A.Ş. Kulübü’nün 05.05.2018 tarihinde oynanan TRABZONSPOR A.Ş.-KASIMPAŞA A.Ş. Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu müsabakasındaki ‘4 futbolcusunun sarı kart ve 2 futbolcusunun kırmızı kart görmesi nedeniyle takım halinde sportmenliğe aykırı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 40. maddesi uyarınca PFDK’ya sevkine,

TRABZONSPOR A.Ş. Kulübü futbolcusu OKAY YOKUŞLU’nun aynı müsabakadaki ‘sportmenliğe aykırı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 36. maddesi uyarınca 06.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine,

TRABZONSPOR A.Ş. Kulübü futbolcusu TOMAS HUBOCAN’ın aynı müsabakadaki ‘hakareti’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 41. maddesi uyarınca 06.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine karar verilmiştir.

4- AYTEMİZ ALANYASPOR Kulübü’nün 05.05.2018 tarihinde oynanan AYTEMİZ ALANYASPOR-OSMANLISPOR FK Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu müsabakasındaki ‘6 futbolcusunun sarı kart görmesi nedeniyle takım halinde sportmenliğe aykırı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 40. maddesi uyarınca PFDK’ya sevkine karar verilmiştir.

5- FENERBAHÇE A.Ş. Kulübü’nün 06.05.2018 tarihinde oynanan FENERBAHÇE A.Ş.-BURSASPOR Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu müsabakasındaki ‘merdiven boşluklarının boş bırakılmaması’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 49. maddesi uyarınca PFDK’ya sevkine,

FENERBAHÇE A.Ş. Kulübü görevlisi FATİH YILDIZ’ın aynı müsabakadaki ‘hakareti’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 41. maddesi uyarınca 07.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine karar verilmiştir.

6- BURSASPOR Kulübü’nün 06.05.2018 tarihinde oynanan FENERBAHÇE A.Ş.-BURSASPOR Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu müsabakasındaki ‘saha olayları’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 52. maddesi uyarınca PFDK’ya sevkine,

BURSASPOR Kulübü idarecisi ÖMER HASAN PARLAKAY’ın aynı müsabakadaki ‘sportmenliğe aykırı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 36. maddesi uyarınca 08.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine,

BURSASPOR Kulübü futbolcusu CHRISTIAN CHAGAS TAROUCO’nun aynı müsabakadaki ‘kural dışı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 43. maddesi uyarınca ve müsabaka hakemine yönelik fiili müdahale içeren ‘sportmenliğe aykırı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 36. maddesi uyarınca 07.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine,

BURSASPOR Kulübü futbolcusu KUBİLAY KANATSIZKUŞ’un aynı müsabakadaki ‘hakaretleri’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 41. maddesi uyarınca 07.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine,

BURSASPOR Kulübü antrenörü MUSTAFA ER’in aynı müsabakadaki ‘sportmenliğe aykırı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 36. maddesi uyarınca 07.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine,

BURSASPOR Kulübü görevlisi ALTUĞ GÜNAYDIN’ın aynı müsabakadaki ‘hakaretleri’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 41. maddesi uyarınca ve ‘tedbire uymaması’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 50. maddesi uyarınca 07.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine karar verilmiştir.

7- TELESET MOBİLYA AKHİSARSPOR Kulübü futbolcusu MILAN LUKAC’ın 06.05.2018 tarihinde oynanan TELESET MOBİLYA AKHİSARSPOR-GALATASARAY A.Ş. Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu müsabakasındaki ‘sportmenliğe aykırı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 36. maddesi uyarınca ve ‘hakareti’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 41. maddesi uyarınca 07.05.2018 tarihinden itibaren tedbirli olarak PFDK’ya sevkine karar verilmiştir.

8- BEŞİKTAŞ A.Ş. Kulübü’nün 07.05.2018 tarihinde oynanan BEŞİKTAŞ A.Ş.-KAYSERİSPOR Spor Toto Süper Lig İlhan Cavcav Sezonu müsabakasındaki ‘çirkin ve kötü tezahüratı’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 53. maddesi uyarınca PFDK’ya sevkine karar verilmiştir.

9- GAZİANTEPSPOR Kulübü’nün 04.05.2018 tarihinde oynanan GAZİANTEPSPOR-AKIN ÇORAP GİRESUNSPOR Spor Toto 1. Lig müsabakasındaki ‘talimatlara aykırı hareketi’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 46. maddesi ile 2017-2018 Sezonu TFF 1. Lig Müsabakaları Statüsü’nün 9/2. ve 6/7. maddeleri uyarınca PFDK’ya sevkine karar verilmiştir.

10- MKE ANKARAGÜCÜ Kulübü’nün 07.05.2018 tarihinde oynanan MKE ANKARAGÜCÜ-ADANA DEMİRSPOR Spor Toto 1. Lig müsabakasındaki ‘saha olayları’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 52. maddesi uyarınca ve ‘merdiven boşluklarının boş bırakılmaması’ nedeniyle Futbol Disiplin Talimatı’nın 49. maddesi uyarınca PFDK’ya sevkine karar verilmiştir.”

Aleviler seçimlerde ne yapacak?

Seçim geldi ve Aleviler yine hatırlandı. Çünkü nüfusun dörtte birini oluşturuyorlar. Ama oy isteyenler, Alevilerin siyasal tutumlarına ve akıllarına değil, daha çok “oylarına” ihtiyaç duyuyorlar.

“Ben Alevilerin neden başbakanı olayım ki; bir sebep mi var?” diyen AKP iktidarından, muhalefet adına “Alevi aday ile seçim kazanılmaz” gibi iğrenç ve mezhepçi argümanlara sığınılan bu ülkede, kendinizi bir anlık Alevi yerine koyun.

Parti genel merkezlerinden tutun, TV tartışmalarına ve köşe yazılarına kadar “Alevi aday ile seçim kazanılmaz” algısına teslim olmuş Türkiye’de, siyasetten dışlanan Aleviler memleketin, laikliğin ve cumhuriyetin geleceği için “Sünni adaylara” oy verecektir!

Çünkü Aleviler oyların kimliklere değil, düşünceye, ilkelere, değerlere ve insana verir. Aleviler “yetmiş iki millete aynı nazarla baktığı” için, oy vereceği insanın etnik ya da dini kimliğine bakmaz!

Aleviler oyların laikliğe, demokrasiye, emeğin hakkına, adalete, barışa, eşitliğe, özgürlüğe, huzura, bilimsel eğitime, aydınlığa, çağdaşlığa ve farklılıkların eşit koşullarda ve bir arada yaşamasını isteyen anlayışa verir. Etnik ve dinsel kimlik üzerinden oy isteyenlere kapalıdır!

Aleviler Türk İslam sentezci AKP-MHP iktidar blokunu zayıflatacak, Saray iktidarına son verecek ya da onu sınırlandıracak stratejileri ve taktikleri destekler. Kim, nasıl tarif etmeye çalışırsa çalışsın, hangi hamaset siyasetine sığınırsa sığınsın, mevcut koşullarda Alevilerin büyük bir kesimi 24 Haziran’da CHP’ye oy verirken, bir kesimi de HDP’ye oy verecektir.

Cumhurbaşkanlığı ilk tur seçiminde ise, herkes kendi adayına yüklenecektir. Aleviler de yüzde doksan dokuz Muharrem İnce ve Selahattin Demirtaş lehine oy kullanırlar. Kime ne kadar verilir bilinmez. Ama ikinci turda yarış, CHP adayı Muharrem İnce ile iktidar blokunun adayı Erdoğan arasında geçecek gibi. Bu durumda Alevilerin yüzde doksan dokuz oyu Muharrem İnce’ye gidecektir.

Aleviler TBMM aritmetiği ve siyasetin demokratikleştirilmesi ve siyasal katılım hakkı açısından, HDP’nin % 10 barajını aşmasına da omuz verecektir. Aksi durumda, 85 ile 100 civarında milletvekilinin AKP’ye kaptırılmasına fırsat verilmiş olacağının bilincindedir.

Bu nedenle Aleviler, iktidar değişimi, TBMM’de CHP ve HDP’nin güçlü temsiliyeti için herkesi oy kullanmaya seferber edecek çalışmaları yürütecektir. Yani Aleviler, burada bir siyasal denge oluşturacaktır. Alevilerin bu süreçteki sol ve Kızılbaş duyusu oldukça güçlüdür. AKP-MHP bloku karşında duranlar arasında sürdürülen anlamsız ve sonuç almayı olumsuz etkileyecek, saçma sapan ve trolvari tartışmalara taraf olmayacaktır. 24 Haziran’a kadar iktidar bloku karşısında iri ve diri durmaya çalışacaktır.

Aleviler bu memleketin vicdanıdır. 24 Haziran’da, 1920 öncesine dönmek ve “hilafet isteriz” diyenlere karşı, bir yandan eşit yurttaşlık, eşit haklar hakkını savunurken, diğer yandan ümmetçiliğe memleketin kapı açtırmayacaktır.

Alevilerin talepleri bellidir. Kutuplaştırmalara karşı kardeşlik, çatışmalara karşı toplumsal huzur ve barış, OHAL ve KHK rejimlerine karşı adalet ve hukuk, teokrasiye karşı cumhuriyet…

Çünkü Aleviler, AKP’nin mezhepçi ve etnik kutuplaştırma politikalarından, OHAL ve KHK rejiminden rahatsızlar. Aleviler adalet ve huzur için en geniş kesimlerin oy kullanması için seferber olacaklar.
Alevilerin derdi memleketin geleceğidir. Mezhepçi tek adam rejimine karşı, güçler ayrılığı ilkesiyle soluk almak istediği bir parlamenter rejim sistem. Aleviler, siyasal İslamcı kuşatmaya ve gericiliğe karşı, en çok laikliğin kazanılmasını istiyor.

Aleviler AKP-MHP blokunun seçilmiş padişahlık rejimine karşı, cumhuriyetin demokratikleştirilmesini, laik yaşam, laik siyaset ve laik düzeni savunacaklardır. Halkın iradesinin, bir adamın iki dudağı arasında çıkan siyasal fetvaya teslim etmeyecekler.

Alevi kurumları, hak ve taleplerini, nasıl bir Türkiye tahayyülüne sahip olduklarına ilişkin, ortak ve kendi seçim manifestosuyla ortaya çıkabilir. Bu demokratik bir haktır. Ama Alevi kurumları, bu demokratik haklarını ve memleketin geleceğine dair sözlerini söylemedikleri için, onlar adına siyaset yapanlar konuşmaktadır. Bu manifesto, Alevilerin “Nasıl bir Türkiye istiyoruz” tahayyülünü anlatmalıdır ve Alevilerin hangi partilere oy vereceği ve hangi Cumhurbaşkanı adayını ikinci turda destekleyeceği kesinlik kazanmışken, belirli bir partiye işaret ederek, siyasetin Alevileri bölmesine müsaade edilmemelidir.

Adaylar kendi partilerine oy isteyebilir, ama Alevi kurumları particilik yapmamalıdır. Türkiye’nin kaderini tayin edecek büyük hikâyenin siyasetine davet çıkarmalıdır.

24 Haziran, Aleviler için sadece bir oy kullanmak değildir. Birlikte yaşadığımız şu topraklarda, bölücü, kutuplaştırıcı, tekçi, ırkçı ve mezhepçi siyasetlere inat, geleceğimizi birlikte belirleme ve karanlıkları aydınlığı, kaosu huzura, şiddeti barışa çevirme umudunu taşımaktır.

Ötekisiz bir Türkiye’yi yaratabiliriz. Bu mümkün…

Kimya bozulunca yok olmak kaçınılmazdır!..

Önceki gün malum kişinin açıkladığı güya(!) manifestoyu duyunca herhalde kendimizden şüphe ettik.

“Biz bu kişiyi daha önce hiç görmedik galiba” diye…

•••

Öyle şeyler söylüyordu ki; sanki 16 yıldır ülke iktidarında uzaylılar vardı!..

Ve bizler de Türkiye’de yaşamıyorduk.

Bizim köyde; ‘herkesi aptal, kendini akıllı zannedene’ ketkoda derler!..

Hele hele ‘olmayanı olmuş’ gibi gösterenle şıltahçı diye alay ederler…

•••

“Bu ülkenin namusunu işgalcilere çiğnetmedik!” dediğinde;

Irak’ta ‘askerlerin başına çuval geçirilmesi’,

‘Kendi topraklarımızdan Süleyman Şah türbesinin kaçırılması’,

Ve de ‘Ege’de Türkiye’nin sahip olduğu 18 ada ve kayalığın Yunanlar tarafından alınması’ hemen aklımıza geliyor…

Bu bey o sırada neredeydi acaba?

Tüm olaylardan haberi yoktu ve ülkenin namusu bozulmamıştı öyle mi?

Ona göre ‘şahlanan Türkiye’ dünyaya örnek oluyordu…

Evet. İşgalciler yurdumuzu çiğnememişlerdi.

Çünkü zaten bizim memlekete sayelerinde yerleşmişlerdi…

•••

Vesayetin yok edileceğine, demokrasinin var olacağına, hukuk devletine ulaşılacağına atıfta bulunanlar aslında 16 yıldır bunları yapmadıklarını itiraf da ediyorlar…

Çünkü AKP iktidarı boyunca askeri vesayet yerine Saray vesayeti kuruldu.

Demokrasinin kuralları kaldırıldı. Demokrasi sadece sandığa indirgendi.

Devlet kaynaklarını denetleyen kurumlar boşa çıkarıldı.

İktidarı denetleyen, yurttaşları koruyan tüm kuruluşlar fiilen yok edildi…

Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere yüksek yargı kayıtsız, şartsız iktidara bağlandı. “Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımıyorum” noktasına ulaştı….

Böylece, Türkiye 2016 yılında Dünya Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 113 ülke arasında 99. sıraya geriledi…

Yargısız infazlar arttı, iktidar üzerinde en az denetimin olduğu ülkeler kategorisinde de 113 ülke arasında 6. sıraya yükseldi…

Bu şu demektir; yargı iktidarın elindedir!..

Ülkenin bu hale düşmesinin nedeni olan kişiler şimdi, kurtarıcı gibi ortaya çıkıyorlar..

****

Açıklanan metinde “One Minute” övülüyordu.

Ama ‘Mavi Marmara’ gemisinde ölenler için İsrail’in ödediği 25 milyon dolara tav olunduğu söylenmiyordu…

Yerli ve milli duruştan bahsediliyor ancak, Türkiye’deki 30 banka ve tüm finans kurumlarının, üretimde ilk 500’e giren şirketlerin yabancıların eline geçtiğinden bahsedilmiyordu…

•••

Küresel şahlanıştan, lider ülke olma hedefinden dünyanın 5’den büyük olmasına varıncaya kadar bir dizi kelimeler sıralanıyor ancak, ülke ekonomisinin çöküşünden söz edilmiyordu…

Nasıl söylensin ki; 15 yılda devletin borcu 242 milyar TL’den 876.6 milyar TL’ye çıkmış…

İç borç stoku 149 milyar TL’den 535 Milyar TL’ye, özel sektörün dış borç stoku 43 milyar dolardan 307 milyar dolara çıkmış.

Cari açık ise 52 yılda 43.7 milyar dolar iken 16 yılda 561.6 milyar dolar, dış ticaret açığı 80 yılda toplam 247 milyar dolar iken 16 yılda toplam 960 milyar dolar olmuştu…

•••

Tüketicilerin borcu 6.6 milyar TL’den 499.5 milyar TL’ye, çiftçilerin borcu ise 5.1 milyar TL’den 85.5 milyar TL’ye çıkmıştı.

Yoksulluk sınırı 1.155TL’den 5.238 TL’ye, açlık sınırı ise 380 TL’den 1.608 TL’ye ulaşmıştı.

Asgari ücretin 1.604 olduğu ülkede milyonlarca insan açlık sınırında yaşar hale gelmişti.

Benzin 2002’de 1.66 TL iken 2017’de 6.2 TL’ye, mazot ise 1.3 TL’den 5.73 TL’ye yükselmişti.

Üretmeyen ekonomi, sadece beton dökerek ayakta tutulunca işsizlik misliyle artmıştı…

•••

Şimdi deniliyor ki; “Ekonomik ivme hız kazanacak. Faizler enflasyon ve cari açık düşecek. Dar gelirli vatandaşlarımızın hayat standartları mutlaka artacak. Vergi sistemi daha adil hale gelecek. Dar gelirli vatandaşın üstündeki vergi yükü düşecektir.”

Türkiye’yi tüketenler dalga geçer gibi ekonomiyi düzelteceklerini iddia ediyorlar…

•••

Aynı metin,15 Temmuz emperyalist beslemelerini yok ettiklerini övünerek anlatıyordu…

Şaşkınlıkla dinledik…

15 Temmuz beslemelerini yani FETÖ’cüleri devlete yerleştirdiklerini bizim unuttuğumuzu sanıyorlar galiba!..

160 general ve amiralin terfisinin altında AKP Gn. BŞ. RTE’nin imzası olduğunu bilmediğimizi zannediyorlar herhalde!..

Kamudan dışlanan on binlerce üst düzey görevlinin kararnamesini bunların çıkardığını hatırlamadığımızı düşünüyorlar.

Yani kendilerini akıllı bizi aptal sanıyorlar!..

•••

Oysa hâkim-savcı pazarlıklarını; Yargıtay, Danıştay operasyonlarını; kumpas davalarını hatırlıyoruz.

Başbakanlığın zıhlı araçlarını yandaş savcılara verdiğini ve şimdi o savcıların da kaçak olduğunu unutmuyoruz…

“NE İSTEDİNİZ DE VERMEDİK!” sözleri hâlâ kulaklarımızda çınlıyor…

Geriye doğru baktıkça, ‘emperyalist beslemeler’ tanımını 16 yıldır iş başında olanların özeleştirisi olarak görmek gerektiğini daha iyi anlıyoruz!..

•••

Herkesle kavgalı bir ülke haline getirildik…

Saygınlığımız kalmadı!..

Tek adam rejimi için Yüksek Seçim Kurulu’na bile şaibe karıştırdılar.

Şimdi yasama, yargı ve yürütme “daha güçlü ve daha tarafsız olacak diyorlar! Hak, hukuk ve adalet oluşacak!..”

Her türlü usulsüzlüğü ve yolsuzluğu şiar edinmiş bir anlayışın bu tümcesine inanmak mümkün değildir…

Hele hele bugüne kadar laik demokrasi, eşitlik ve özgürlük kavramlarını yok saymış; Kürtleri, Alevileri, devrimcileri, Kemalistleri hatta kendi gibi inanmayan ve de ibadet etmeyen insanları yurttaş olarakinkar etmiş;kin ve nefret tohumları saçarak toplumu bilinçli olarak bölmeye çalışmış bir kişinin “Demokrasi tüm kurallarıyla eksiksiz işleyecek” sözü hepten doğru değildir!..

•••

Kısaca Cumhurbaşkanı adayı AKP Gn. Bş. RTE’nin 16 yıldır yaptıklarının tam tersini söylemesinin yorumu çok açıktır.

Ülkeye yeni gelmiş bir havari gibi yaptığı açıklamaların nedeni, diğer adaylardan korktuğunun özetidir! …

Çünkü bu manifesto, RTE ve AKP’nin bugüne kadar yaptıklarının tam tersini vaat etmektedir. Bu da kendilerini inkâr edişini göstermektedir.

Böylelikle ikinci bir ruh haliyle halkı kandırmaya çalışıyorlar!..

Anlaşılan CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, ince ince Erdoğan’ın kimyasını bozmaya başlamış!…

CHP, TRT için Meclis Araştırması istedi

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, 24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak Seçim sürecindeki programların adil ve tarafsız bir şekilde yayınlanması ve TRT Kurumunda yaşanan her türlü usulsüzlüğün önüne geçilerek, usulsüzlük yapanlar hakkında gerekli işlemlerin yapılması ve yapılan tüm iş ve işlemler ile ilgili şeffaflığın sağlanarak bunların da somut göstergelerle kamuoyu ile paylaşılması ve TRT Kurumunda programları yapan ve sunanların hangi kriterlere göre belirlendiğinin tespiti amacıyla Anayasanın 98’inci ve İçtüzüğün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını istedi.

Tanrıkulu’nun konu hakkında Meclis Başkanlığına yaptığı başvuru şöyle:

“Geçmiş tarihlerde, TRT, yaptığı taraflı yayıncılık, torpilli işe alım iddiaları ile gündeme gelmiştir. TRT bütçesinden kimlere ve hangi kuruluşlara ne kadar ödeme yapıldığı, bu ödemelerin hangi gider kalemleri ile gösterildiği ve bu ödemelerin kimin ya da kimlerin bilgisi dahilinde yapıldığı soruları ise kamuoyunda yanıt beklemektedir.

Başbakan Eski Yardımcısı Bülent Arınç’ın 2013 yılı Nisan ayında basına da yansıdığı üzere, TBMM Genel Kurulu’nda Milletvekillerinin sözlü sorularını yanıtlarken, “AK Parti İstanbul Milletvekili Hakan Şükür’e, TRT’de yorumculuk yaptığı 4 Aralık 2008-4 Aralık 2012 tarihleri arasında haftada 14 bin TL, 2011 yılı Ocak ayındaki programları için toplamda 42 bin TL ödeme yapıldığını” kaydettiği ve “2009-2010 lig sezonu boyunca Şükür’ün katıldığı programların toplamda 1 milyon 440 bin TL değerinde sponsorluk geliri bulunduğundan kendisine ödenen ücretler buradan karşılandı. 2011 yılının Ocak ayının son haftasından en son katıldığı aynı yılın Mayıs ayına kadar gerçekleştirilen programlar dış yapım olduğundan Şükür’e ne kadar ücret ödendiği hususu ilgili firmanın bilgisi dahilindedir.” ifadeleri basına yansımıştır.

Ancak, ilginç olan bir diğer husus ise, sponsorların kimler ya da hangi firmalar olduğudur. Bir diğer yanıt bekleyen konu ise, Hakan Şükür’ün 2011 yılının Ocak ayının son haftasından en son katıldığı aynı yılın Mayıs ayına kadar gerçekleştirilen programların dış yapım olduğundan bahsedilmiş ve Şükür’e ne kadar ücret ödendiği hususu ile ilgili olarak firma adres olarak gösterilmiştir.

Yine Başbakan Eski Yardımcısı Bülent Arınç’ın bahsettiği üzere, gazetelerin manşetlerinin değerlendirildiği ve spor gündeminin yorumlandığı ‘spor manşet’ programı ile Formula 1 canlı yayın programlarının, Okay Karacan’ın kurduğu şirkete yaptırıldığı ifade edilmiştir. Formula 1 yarışları 2010 sezonu için 875 bin 520 TL, 2011 sezonu için 900 bin TL ödenmiş olduğu, ‘spor manşet’ programının bölüm başı ücretlerinin ise 7 bin ile 7 bin 500 TL arasında değiştiği ifade edilmiştir. TRT’nin programlarını hangi şirketlere yaptıracağını belirlerken ne tür kriterler aradığı ise şaibelidir.

21 Aralık 2016 tarihinde vermiş olduğum 7/10032 esas numaralı yazılı soru önergesinde, TRT MÜZİK, TRT SPOR VE TRT HABER PROGRAMLARINDA program yapanlara ne kadar ödendiği ile programı yapan hangi yapım şirketlerine hangi programlar karşılığında ne kadar ödendiği soruları yanıtsız bırakılmıştır.

Keza yine 21 Aralık 2016 tarihinde vermiş olduğum 7/10033 esas numaralı yazılı soru önergesinde yer alan, “1 Ocak 2002 tarihi itibarıyla TRT’nin sahibi olduğu taşınmazların listesi, 31 Aralık 2016 tarihi itibarıyla TRT’nin sahibi olduğu taşınmazların listesi, 30 Haziran 2014 – 31 Aralık 2016 tarihleri arasındaki dönemde TRT bünyesinde yapılan tüm temsil ve ağırlama giderlerinin toplam tutarının ne kadar olduğu, 30 Haziran 2014 – 31 Aralık 2016 tarihleri arasındaki dönemde TRT Kurumunun, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dahil hangi ülkelerde toplam kaç adet gayrimenkul kiraladığı, gayrimenkuller için toplam ne kadar tutarda kira ödemesinde bulunduğu, 30 Haziran 2014 – 31 Aralık 2016 tarihleri arasındaki dönemde TRT Kurumunun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dahil kadrolu, sözleşmeli ve hizmet sözleşmeleri ile başka şirketler üzerinden istihdam ettiği personel sayılarının görevlendirildikleri ülkelere göre dağılımı ne olduğu, 30 Haziran 2014 – 31 Aralık 2016 tarihleri arasındaki dönemde TRT Kurumu hizmet alım sözleşmesi imzaladığı hangi firmalara ne kadar tutarlarda ödeme yaptığı, 30 Haziran 2014 – 31 Aralık 2016tarihleri arasındaki dönemde TRT Kurumunun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dahil istihdam ettiği personeller için yaptığı tüm giderlerin toplam tutarı ne kadar olduğu, 30 Haziran 2014 – 31 Aralık 2016 tarihleri arasındaki dönemde TRT Kurumunun kiraya verdiği binalardan elde ettiği gelirlerin toplam tutarı ne kadar olduğu” soruları da yanıtsız bırakılmıştır.

5 Mart 2018 tarihi itibariyle TRT’de hangi programların kimlere yaptırıldığı, bahse konu programları yapan ve sunanların hangi kriterlere göre belirlendiği izaha muhtaçtır.

TRT yönetiminin 142 Türkçe, 66 Kürtçe şarkıyı yasakladığını iddia edilmekte olup 2016’nın yasaklı listesinde Sıla, Nazan Öncel, Demet Akalın gibi Türkçe popun tanınmış isimleri de bulunuyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir Hukuk Devletidir. Bu, idarenin her türlü işleminin yargı denetimine açık olması yanında, tüm iş ve işlemlerin yasal bir dayanağa sahip olmasını gerektirir. Asıl olan vatandaşların haklarıdır. Bu çerçevede vatandaşların haklarını koruyan Anayasa Hükümleri ve Kanunlar mevcut olup, bunlara aykırı mevzuatın ve uygulamaların yürürlükten kaldırılması adaletin ve kamu yararının sağlanması açısından büyük bir önem taşımaktadır.

24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak Seçim sürecindeki programların adil ve tarafsız bir şekilde yayınlanması ve TRT Kurumunda yaşanan her türlü usulsüzlüğün önüne geçilerek, usulsüzlük yapanlar hakkında gerekli işlemlerin yapılması ve yapılan tüm iş ve işlemler ile ilgili şeffaflığın sağlanarak bunların da somut göstergelerle kamuoyu ile paylaşılması ve TRT Kurumunda programları yapan ve sunanların hangi kriterlere göre belirlendiğinin tespiti amacıyla Anayasanın 98’inci ve İçtüzüğün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.”

Cumhuriyet davası kararı açıklandı: Gazeteciliğe hapis cezası

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının suçlama konusu edildiği, 18’i gazete çalışanı 20 sanıklı Cumhuriyet Davası, avukatların esasa ilişkin savunmalarıyla tamamlandı.

Mahkeme heyeti, eski Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Washington Temsilcisi İlhan Tanır’ın dosyalarının ayrılmasına karar verdi. Turhan Günay, Bülent Yener ve Günseli Özaltay hakkında beraat kararı verdi.

“Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına ve anayasal düzene karşı suç işlemek” iddiasıyla yargılanan Cumhuriyet Vakfı İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay hakkında “örgüte yardım” suçlamasından 7 yıl, 3 ay, 15 gün, Cumhuriyet Vakfı İcra Kurulu Başkanı Başkanı Orhan Erinç hakkında 6 yıl 3 ay, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ve muhabir Ahmet Şık hakkında 7 yıl 6 ay, eski Cumhuriyet Gazetesi Yayın Danışmanı Kadri Gürsel hakkında 2 yıl 6 ay, yazar Aydın Engin hakkında 7 yıl 6 ay, Hikmet Çetinkaya hakkında 6 yıl 3 ay, Önder Çelik, Hakan Kara, Mustafa Kemal Güngör hakkında 3 yıl 9’ar ay hapis cezası verdi.

Heyet, mahkûm edilen tutuksuz sanıklara adlî kontrol uygulanmasına hükmetti. Kadri Gürsel dışında verilen tüm hapis cezalarının oy birliği ile alındığı ifade edildi.

Heyet, Cumhuriyet Kitap Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay, muhasebe müdürleri Bülent Yener ve Günseli Özaltay hakkında beraat kararı vedi.

Duruşmanın son oturumunda Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Erinç, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Önder Çelik, karikatürist Musa Kart, Okur Temsilcisi Güray Öz, avukatlar Mustafa Kemal Güngör ve Bülent Utku, Cumhuriyet Kitap Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay, eski Cumhuriyet Gazetesi Yayın Danışmanı Kadri Gürsel, yazarlar Hikmet Çetinkaya, Hakan Kara ve Aydın Engin ile muhabir Ahmet Şık, esas hakkındaki mütalaaya karşı son sözlerini söyledi.

***

cumhuriyet-davasi-karari-aciklandi-gazetecilige-hapis-cezasi-456311-1.

Ahmet Şık: Enseyi karartmayın!

Ahmet Şık, Twitter’da paylaştığı mesajda, “Enseyi karatmayın. Haklı olanı susturma savaşını tarihte hiçbir diktatörlük kazanamadı. Biz kazanacağız.” ifadelerine yer verdi.

Avukat Duygun Yarsuvat, duruşma savcısı Hacı Hasan Bölükbaşı’nın birkaç yıl önce Cumhuriyet’e Fethullah Gülen’e hakaretten dava açtığını söyledi.

1’i tutuklu 18 Cumhuriyet gazetesi çalışanının yargılandığı davanın sekizinci duruşması İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti tarafından Silivri Cezaevi Kampüsü’ndeki duruşma salonlarında görülüyor. Duruşmada tutuklu yargılanan Akın Atalay, tutuksuz yargılanan Murat Sabuncu, Musa Kart, Aydın Engin, Hikmet Çetinkaya, Önder Çelik, Orhan Erinç, Güray Öz, Bülent Utku, Ahmet Şık, Emre İper, Kadri Gürsel, Hakan Kara, Günseli Özaltay, Mustafa Kemal Güngör ve Turhan Günay ile avukatları hazır bulundu. Davanın bugünkü celsesinde, duruşma savcısı Hacı Hasan Bölükbaşı’nın esas hakkındaki mütalaasında “örgüte üye olmamakla birlikte örgüte yardım” suçundan 7 buçuk yıldan 15 yıla kadar hapsini istediği gazete çalışanlarının avukatlarının savunmalarına geçildi.

‘BU DAVA KEYFİLİĞİN DELİLİDİR’

Avukat Duygun Yarsuvat esasa ilişkin savunmasında, iddianameyi hazırlayan Cumhuriyet Savcısı Murat İnam ve iddianameye dayanak oluşturan raporları hazırlayan bilirkişilere ilişkin beyanlarda bulundu. Cumhuriyet Davasının siyasi nitelikte olduğunu kaydeden Yarsuvat, davanın gazeteyi susturmak için açıldığını, ceza hukukunun da buna alet edildiğini savundu. “Davada baştan aşağı keyfilik söz konusu” diyen Yarsuvat, söz konusu keyfiliğin daha soruşturma aşamasında başladığını kaydetti. Soruşturma başlatma tutanağındaki keyfiliğe dikkat çeken Yarsuvat, “Soruşturma tutanağı 18.7.2016 tarihini taşımasına rağmen 7’nin üstü çizilmiş, kalemle 8 yapılmış ve savcı tarafından paraflanmıştır. Bu dava keyfiliğin delilidir.” dedi.

‘BİLİRKİŞİ BİLAL ERDOĞAN’IN VAKFINDA ÜYE’

Yarsuvat, iddianameye dayanak oluşturan bilirkişi raporlarını hazırlayan bilirkişilerin yetkin kişiler olmadığına dikkat çekti. Yarsuvat, gazete manşetlerini inceleyip rapor yazan Ünal Aldemir’in Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’ne bağlı 350 öğrencisi bulunan Ardeşen Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi olduğunu ve bilgisayar mühendisi olmasına rağmen kendini “iletişim uzmanı” olarak tanımladığını anlattı. Yarsuvat, “Bu şahsın hiçbir akademik titri, çalışması, eseri yoktur. Ama bir vasfı vardır ki, Bilal Erdoğan’ın vakfında üyedir. Atmış olduğu tweetlerle siyasal iktidarı desteklediğini göstermiştir. Gazete manşetlerine ile örgüte yardım edildiğini söyleyen bu kişi, sadece manşetleri okuyup bir sonuca varmıştır.” diye konuştu.

‘MUKTEDİRİ TATMİN ETMEK İÇİN CEZALANDIRMA’

Bir diğer bilirkişi olan Ahmet Keçeci’nin Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun olduğunu aktaran Yarsuvat, Keçeci’nin raporunun adeta bir polis fezlekesi olduğunu söyledi. Yarsuvat, “Ahmet Keçeci raporunda o kadar ileri gitmiştir ki, benim de kurucusu olduğum Ceza Hukuku Derneği’nin araştırılması lazım demiştir. Sebebi ise Akın Atalay’ın derneğe üye olması. Bu kadar algısız bir şekilde rapor hazırlıyor. ‘Yayın faaliyeti dolayısıyla yardım’ deniyor ama o yayınlarda ne var diye araştırma yapılmamış. Bu davada, suç ve cezada kanunilik prensibi ortadan kaldırılmak istenmiş ve ceza hukukuna keyfilik getirilmiştir. Buna göre yoldan geçenlere gül ya da karanfil atmak da suç olabilir. Muktediri tatmin etmek için cezalandırma kanununun hükümlerini değiştirirsek dürüst yargılamadan uzaklaşır keyfiliğe gelmiş oluruz. Ortada suç olmadığı için burada bilirkişiye gerek yoktur. Yayın faaliyetlerinde kanuna aykırı husus varsa Basın Kanunu hükümleri açıktır. Basın Kanunu’na göre karar verilmesi gerekir. Davanın açılması keyfidir, muktediri tatmin etmek için açılmıştır. İddianameyi hazırlayan savcı Murat İnam hakkındaki dava, 17/24 Aralık davalarının birinde telefon dinleme talebinde bulunduğu için açılmıştır. O da kendini kurtarabilmek için böyle bir iddianame hazırlamıştır. ” dedi.

‘İDDİANAMEYE VE MÜTALAAYA İTİBAR ETMEYİN’

Esas hakkındaki mütalaaya ilişkin de beyanlarda bulunan Yarsuvat, duruşma savcısı Hacı Hasan Bölükbaşı’nın birkaç yıl önce Cumhuriyet gazetesine Fethullah Gülen’e hakaret gerekçesiyle dava açtığını hatırlatarak, “Duruşma savcısının bu davadan kurtulmak için çabaladığını tahmin ediyorum” dedi. Yargılama devam ederken dosyaya birtakım belgeler geldiğini anımsatan Yarsuvat, “Dosyaya yeni delil gelebilir ancak buna mahkeme başkanı karar veremez, taraflar talep eder heyet de değerlendirir. Ceza Muhakemesi Kanunu 2005’ten sonra şekil ve sistem değiştirmiş, iddianamenin iadesi kanunun getirmiştir. İddianame delil ile gelmezse mahkemenin bunu iade etme hakkı vardır. Bu böyle iken bir Cumhuriyet Savcısı polisin verdiği belgeyi hangi cesaretle dosyaya yolluyor? Muktediri korumak için. İddianameye ve içindeki bilgilere, iddianameyi mütalaa diye sunan savcıya itibar etmeyin.” diye konuştu. Aydın Engin ile Murat Sabuncu’nun Abant Toplantılarına katılmakla suçlandığını anımsatan Yarsuvat bu toplantılara Burhan Kuzu, Cemil Çiçek, Hüseyin Gülerce ve Fehmi Koru’nun da katıldığını kaydetti. Yarsuvat, heyetten adil ve dürüst bir karar beklediğini belirterek, Atalay’ın tahliyesini, bütün sanıkların beraatini talep etti.

‘GÖREVİMİ OBJEKTİF YAPTIM’

Yarsuvat’ın savunmasının ardından savcı Hacı Hasan Bölükbaşı söz aldı. Yarsuvat’ın “Duruşma savcısının bu davadan kurtulmak için çabaladığını tahmin ediyorum” sözüne ilişkin konuşan savcı Bölükbaşı, “Meslek hayatım boyunca verilen görevi yapmam, yapamam demedim hiçbir göreve de talip olmadım. Verilen görevi objektif, tarafsız olarak yaptım” dedi.

‘GİZLİLİK KARARI AVUKATLARA GETİRİLDİ’

Avukat Abbas Yalçın, esasa ilişkin savunmasında adil yargılama ihlallerinden bahsetti. İddianameye dayanak oluşturan bilirkişi raporunu kaleme alan Ahmet Keçeci’nin yalnızca sanıkları değil, sanıkların ailelerini de araştırıp soruşturduğunu söyleyen Yalçın, “Delilden sanığa değil, sanıkları toplayıp onlardan delile gidilmiştir” dedi. Soruşturmaya getirilen gizlilik kararı sebebiyle avukatların aylarca bilgi alamadığını kaydeden Yalçın, “Avukatlar olarak soruşturma başladığında değil dosya içeriğine savcılık koridoruna bile giremezken savcılık kendi seçtiği medyaya müvekkillerin bütün bilgilerini sızdırdı. Biz dosyanın ne olduğunu bilmezken Anadolu Ajansı’nda dosyanın tüm ayrıntıları çıktı. Savcılık koridoruna giremediğimiz için iddianameyi Sabah gazetesinden öğrendik. Hatta fantastik bir şekilde iddianameyi değil iddianamenin taslağını yayınladılar. Yine 24 Temmuz’daki ilk duruşmanın sonunda yalnızca savcıda olması gereken mütalaa Sabah gazetesinde yayınlandı. Fakat yine suç duyurusunda bulunulmadı. Bizim bu 18 aylık süreçte anladığımız, ‘gizlilikten’ anlaşılan tek şey dosyayı avukatlara gizlemek onun dışında medyaya servis etmek. Hem savcılığın hem de Adalet Bakanlığının bundan utanç duyması lazım” ifadelerini kullandı.

‘İDDİANAME ÇÖP DEMİŞTİK, AZ DEMİŞİZ’

Gazete çalışanlarının üç ayrı terör örgütüne yardımla suçlanacağının ve bütün gazetenin tutuklanıp götüreceğinin hiç akıllarına gelmediğini ifade eden Avukat Tora Pekin, “24 Temmuz’dan bugüne iddianameden, bu suçlamalardan geriye hiçbir şey kalmadı. On bin sayfa çöp demiştik, az demişiz. O kadar çok anlattık, o kadar ayrıntılı anlattık ki… Üstelik beraat gibi bir düşünce aklımızın kıyısında olmadığı halde hala da anlatıyoruz. Sanırım gerçeğe duyulan inançla ilgili bir şey bu, başka türlü açıklayamıyorum. Arşiv yalan söylemez ve biz aslında artık sadece arşive konuşuyoruz.” dedi.

‘SAVCILIK HABERLERİN İÇERİĞİNE BAKMAKTAN KAÇINDI’

Davanın konusunun gazetenin yayın politikası olduğunu hatırlatan Pekin, savcılığın suç unsuru sayılan haber ve yazıların ne olduğuna bakmaktan kaçındığını ifade ederek, “Hangi yayın, hangi ifade, niçin hukuka aykırı, bununla terör yardım suçu nasıl işleniyor? Bu yok. Savcılık bu incelemeyi asla yapmıyor. Nedeni çok açık. Yaptığı anda, bunların hiçbirinde gazetecilik dışında bir şey görülmeyecek. Tek bir haberimizde, yayınımızda şiddeti öven, öneren, ifade özgürlüğüne müdahale gerektiren tek kelime gösteremeyeceksiniz. Çünkü yok. Örneğin savcılık, ‘Nusaybin yerle bir’ başlığı ile verdiğimiz haberimizi teröre yardım diye dosyaya koymuş. Haberin fotoğrafı her şeyi anlatıyor. Kent yıkılmış, haber bu. Haberin ayrıntılarında tek bir sözcük fazlalık yok. Neyse o anlatılmış. Nusaybin Türkiye’de değil mi? Nusaybinliler bizim yurttaşlarımız değil mi? Savcılık rahatsız oluyor. Savcılık rahatsız olmasın diye, Nusaybin kentsel dönüşüme girdi mi yazsaydık?” diye sordu.

‘İKTİDAR MEDYASINDA ‘HABER’, CUMHURİYET’TE ‘TERÖRE YARDIM’

İddianameye konulan röportajların yapıldığı dönemin çatışmasız bir dönem olduğu, sadece Cumhuriyet gazetesinin değil, hemen bütün gazetelerin benzer röportajlara sayfalarında yer verildiğini hatırlatan Pekin, “Savcılığa göre bunlar iktidar medyasında yayımlandığı zaman haberdir. Cumhuriyet’te yayımlandığında ise teröre yardımdır. Bu yaklaşımın hukuka uyan bir yanı yoktur.” dedi. Ortak manşetlere ilişkin de beyanlarda bulunan Pekin, “Bizim iki başlığımızın tek bir gazeteyle aynı olması tesadüf olamazmış, 10 gazetenin attığı aynı manşetler olağanmış. Bu noktada sadece aynı anda iki konuyu birden açıklayan bir ‘pişti’ örneği vereceğim. İddianamede delil olarak gösterilen haberlerden biri de ‘O savcılar gitti’ başlıklı haber. Haberin spotu konusunu da anlatıyor. ���Üyeleri değişen HSYK 1. Dairesi, Ergenekon, Balyoz ve 17 Aralık’ı yürütenleri dağıttı.’ Savcılığa göre bu haber Cumhuriyet’in FETÖ’ye yardım ettiği davalardan biri. Niye öyle onu bilmiyoruz. 17 Aralık soruşturmasıyla ilgili olması yeterli. Akit ve Vatan gazeteleri bu haberi ‘O savcılar gitti’ başlığıyla duyurmuş. Herhalde savcılık bu başlıkları gördükten sonra Cumhuriyet’i Akit’le ve Vatan’la ortak manşet atmakla suçlamayacaktır. Yine savcılık bu haberleri yapan Akit ve Vatan’ı teröre yardımla suçlamayacaktır.” şeklinde konuştu.

‘DÜN NEREDEYSEK BUGÜN DE ORADAYIZ’

2014’te Cumhuriyet adına yapılan AYM başvurusunun yargılama sürerken sonuçlandığını aktaran Pekin şöyle devam etti: “2014’te yaptığımız başvurunun konusu Fethullah Gülen’in gazeteye açıp kazandığı bir manevi tazminat davası. O tarihte her ne kadar AKP-Gülen iktidar kavgası başlamışsa da henüz ortada FETÖ/PDY kavramı olmadığı gibi, Gülenci savcı ve yargıçlar tüm yargı birimlerinde çok güçlüler. Cumhuriyet de yıllardır olduğu gibi sürekli Gülen’in ya da destekçilerinin açtıkları davalarla uğraşıyor. Bazen kazanıyoruz. Bazen kaybediyoruz ama Gülen’e karşı ciddi bir koruma kalkanı oluğunu da görüyoruz. Bana AYM’ye git talimatını verenler kim? Gazetenin imtiyaz sahibi Orhan Erinç, gazetenin hukuk müşaviri avukat Akın Atalay. Sene 2014. Bugünse huzurda sanık yapılmış durumdalar. AYM’ye başvurmamıza sebep davada şikayetçi ve katılan mağdur Fethullah Gülen, diğer mağdur Recep Tayyip Erdoğan. Sanık Cumhuriyet yazarı Orhan Bursalı. Suçlama konusu; tek bir cümle. Yazarımız Orhan Bursalı’nın Balyoz davası için söylediği ‘RTE/FG iktidarı ortaklaşa bu siyasi sahtekarlığı tezgahladı’ cümlesi. Savcı Hacı Hasan Bölükbaşı Cumhuriyet gazetesine 2013’te FETÖ tarafından el konduğunu iddia ediyor ama gerçekte yürüttüğü, andığım bu soruşturma nedeniyle bizzat kendisi tanık. Cumhuriyet suç tarihi olarak gösterilen 2013’te ve sonrasındaki yayınlar nedeniyle Fethullah Gülen’in hedefinde. Sayın savcı biliyor, görüyor. Cumhuriyet, 2014’te kendisinin de basın savcısı olarak katkısının olduğu, bizim sanık yapıldığımız bu davalardan, Fethullah Gülen’e yönelik bu koruma kalkanından kurtulmak için AYM’ye bireysel başvuru yapıyordu. Savcı bey dün tam da 2013’te bizi Fethullah Gülen’e hakaret etmekle suçluyordu. Bugün 2018’de fikir değiştirmiş, Gülen’in 2013’te gazetemize el koyduğunu iddia ediyor. Bu suç şebekesine yardım etmekten cezalandırılmamızı istiyor. Fikir değiştirmiş dedim. Biz bize göre Gülen’le ilgili ne söylenmesi gerekiyorsa onu söylüyorduk. Savcılığınıza göre ise Gülen’e hakaret ediyorduk. Bu kararın altında Bölükbaşı’nın imzası olmasa da bunu burada anlatırdık. Sonuç olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın işlemleri bunlar. Kişiyle kaim değil. Ama kısmet işte bula bula aynı savcıyı, savcımız Hasan Bölükbaşı’nı buldu. Savcımız 2013’te Gülen’e hakaret ediyordunuz diyordu, bugün ise burada şu anda 2013’te Gülen gazetenize adeta el koydu diyor. Kim inanır buna? Siz inanıyor musunuz? Biz dün neredeysek, bugün de oradayız. Orası da gazetecilik.”

‘YARGILANMAYA ALIŞKINIZ AMA ÇOK İYİ HESAP SORARIZ’

Avukat Fikret İlkiz, yayın politikasını değiştirdiği gerekçesiyle sanık olarak yargılanan çalışanların cezalandırılmasını isteyen savcıyı eleştirerek savunmasına başladı: “Bir sonraki davada nasıl savunma yapacağımızı Savcılık makamına sormadığımız için suçlanıp yargılanabiliriz… Çünkü Savcılık meğer önceki Cumhuriyet’i ne kadar çok seviyormuş ve bir o kadar da kendince ayırım yaptığı şimdiki Cumhuriyet’e ne kadar kızgınmış, haberimiz olmamış. Çünkü Savcılık gazeteciliği ve basın özgürlüğünü ne kadar iyi biliyormuş ki; meğer çizdiği sınırlar içinde gazetecilik yapılırsa suç değil, gazetecilik ve basın özgürlüğü oluyormuş ve çizmeyi aşmadığımız takdirde yayın çizgisi değişmemiş oluyormuş da Cumhuriyet gazetesi mensupları bilmiyormuş… Haberin nasıl yazılacağını Savcılardan öğrenmeye hiç niyetimiz olmadığı gibi, öğretiriz de. Nasıl yargılanacağımızı biz biliriz ve nasıl savunma yapmamız gerekirse; inandığımız hukuki değerler üzerinden yaparız. Dün kimselere sormadık, yarın da sormayacağız. Akılda kalsın diye söylüyoruz.

Belki şöyle dersek akılda daha kalıcı olur…Yargılanmaya, öldürülmeye, bombalanmaya alışkınız, ama çok iyi hesap sorarız, alışınız.”

‘GAZETECİ YARGIDA MESLEKTAŞININ DEĞİL ÇAĞININ TANIĞIDIR’

İlkiz, Cumhuriyet Gazetesinin geçmişten bugüne birçok kez yargılandığını anımsatarak, “Cumhuriyet Gazetesi savcılar ne mahkemeler ne yargıçlar ne davalar gördü. Geldiler ve gittiler, unutuldular. Savcıların, yargıçların, mahkemelerin adları birer birer unutuldu. Unutulmayanlar var, onları biz biliriz ve Türkiye hukuk tarihinde aldıkları yeri unutturmayız. Ama Cumhuriyet gazetesi gazetecilerinin adları hiç unutulmadı, kendi istekleriyle Cumhuriyet Gazetesini terk edenler ve adlarını unutturanlar dışında… 1924 yılında yola çıkan Cumhuriyet treni yoluna devam ediyor ama bazı gazeteciler kendi istekleriyle münasip istasyonlarda indiler… Başka istikametlerin trenlerine bindiler ve gittiler. Bir de münasip istasyonlarda inenler var ve Cumhuriyet treninin kompartımanlarında onların da adları yazılı. Kim olduklarını biz biliyoruz. Savcılar bunları yeni keşfediyor. Bir demeç mi verdiler Cumhuriyet’i kötüleyen, rağbet gösteriyorlar. Hemen tanık yapıyorlar ve Mahkemeye dinlenmeleri için yazı gönderiyorlar. Kimileri ise gazeteci meslektaşlarını gammazlamakla meşguller. Alıcısı var, savcılar değilse bile medyada satılık malları var ve alıcı buluyorlar. Şimdiki yargılamalarda bunlara ne iş yaparsınız diye Mahkemelerde sorulunca kendilerine ‘gazeteci’ diyorlar ama değiller. Çünkü şimdi bunlara ‘tanık’ deniyor. Yargı üzerine yargılarda bulunup yazılar yazmasını bilirler ama ‘tanık’ olarak çağrıldıklarında yazdıkları dilekçelerle huzura gelirler, notlarını Mahkemeye vermeye kalkarlar ve şimdilerde Mahkemeler de bu tip ‘tanıkları’ dinler(!) Gazeteciler tanıktır ama gazeteciler gazeteciliğin tanığı değildir, olamazlar. Gazeteciler insanların ve zamanda olanların tanığıdır. Eğer gerçekten gazeteciyseler yargıda kendi meslektaşlarının tanığı olamazlar. Gazeteciler çağın en büyük tanığıdır. Olayları saptıranlar da vardır. Bunlar ne tanık ne de gazetecilerdir.” dedi.

‘DEVLET İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KORUMAKLA YÜKÜMLÜDÜR’

“İfade özgürlüğü düzene uygun kafalar yetiştirmek amacıyla iddianame düzenleyicilerinin, imzacılarının eğip bükebileceği değiştireceği bir hak değildir.” diyen İlkiz, devletin ifade özgürlüğü hakkını korumakla yükümlü olduğunu söyledi. İlkiz, “Devlete ifade özgürlüğü hakkı vermek suretiyle yeni bir rejim yaratmayın. Bu baskıdır ve hakkı olmayan bir hakkı Devlete vermek endişe vericidir. Reddediyoruz. Biz Cumhuriyet gazetesi olarak basın özgürlüğüne inanırız. Sorgularız, eleştiririz, sert eleştiririz. Özü itibariyle ileri sürdüğünüz suçlama ‘basın ve düşünceyi açıklama özgürlüklerinin arkasına sığınarak’ basın ve düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüklerini kullananları suçlamak ve cezalandırmak ve artık baskı uygulamak istiyorsunuz. Bunun için Türk Ceza Kanunun ve ceza mevzuatını kullanmak istiyorsunuz. Çok yanlış bir yola girmek üzeresiniz ve aslında böyle yapmak için çaba sarf ediyorsunuz. Basın özgürlüğünü böyle bir anlayışa mahkûm edemezsiniz. Bu ülkenin gazetecileri düşmanınız değildir. Onlara duyulan husumeti ceza yargılamasına çevirmeniz ve Cumhuriyet gazetesi üzerinden böyle bir zihniyete memleket basınını sürüklemeye çalışmanız imkansızdır. Cumhuriyet gazetesine dair suçlamalarınızı basın yayın özgürlüğünü suçlayarak yapamazsınız.” ifadelerini kullandı.

‘İTHAM EDİYORUZ’

İfade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün sınırının, başka hak ve özgürlüklerin sınırı olmadığının altını çizen İlkiz suçlamanın delil olmadığını belirterek şöyle devam etti: “Cumhuriyet gazetesi olarak biz sınırın ne olduğunu biliriz. Yıllardır bu sınırı bilerek yayın yapılmaktadır. Gerekirse sınırı aşarız. Ama karar Cumhuriyet gazetesinin kararıdır. Gerekçemiz kamuoyunu aydınlatmaktır. Çünkü insanların gerçekleri öğrenme hakkı vardır. Cumhuriyet gazetesi herkesin ifade özgürlüğü hakkını sağlamak için basın özgürlüğünün sağlanmasındaki yerini belirlemiştir. Kamuoyunun, gerçeklerin, halkın gerçekleri öğrenme hakkının gözü kulağı, bekçi köpeğidir. Bu hakkın önünde sınır yoktur. Biz Cumhuriyet gazetesi olarak nasıl sınırları aşmadan yayın yapmasını biliyorsak; sınırları aşmaya karar verdiğimizde de nasıl aşacağımızı ve başımıza ne geleceğini biliriz. Mahkemeniz mahkûmiyet kararı verecektir. Bu Cumhuriyet gazetesi mensuplarının gerçeğidir, kaderi değildir. Tarihi yazanlar, gerçekleri yazar. Tekrarlıyoruz ve 13 Ocak 1898 yılında söylenenleri söylüyoruz ve bu savunmayı şöyle bitiriyoruz. Soruyoruz, itham ediyoruz ve suçluyoruz. Gazeteciler hakkındaki bu iddianame ve esas hakkındaki görüş hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi söz konusu olursa bu, adaletsizliğin mucizesidir. Bu davada gazetecilerin, gazeteci olması suçtur. Cumhuriyet Gazetesinin bizatihi kendisinin var olması suçtur. Şimdi daha büyük bir kesinlikle yineliyorum: Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır. Herkesin aldığı durum bugün açıkça belli olduğuna göre, bitti sanılıyor ama dava ancak bugün başlamıştır. Bir yandan gerçeğin gün ışığına çıkmasını istemeyenler, öte yanda her şeyin aydınlanması için yaşamlarını vermeye hazır olan adalet severler, gazeteciler ve avukatlar, muhasebeciler, yöneticiler ve Cumhuriyetin gazetesi cumhuriyet gazetesi mensupları. Bu davada gazeteciler daha önce söylediler, tekrarlıyoruz… Gerçeği yeraltına kapatmayın. Ve bütün bu söylediğimiz sözlerin özü: J’Accuse! / İtham Ediyoruz!”

‘KÖTÜLÜĞÜN AZALMASI İÇİN MÜCADELE EDECEĞİZ’

Avukatların esas hakkındaki savunmalarının ardından sanıklara son sözleri soruldu. Akın Atalay, “Heyetinizin kararı ne olursa olsun bilinmesini isteriz ki kötülüğün büsbütün ortadan kaldırılmasına gücümüz yetmese de kötülüğün azalması için son anımıza kadar mücadele edeceğiz” dedi. Kadri Gürsel, “Kolay değil. Neden kolay değil, farkındayım. Neye göre karar vereceksiniz. Bizi buraya getirip yargılamayı getirecek hiçbir delil yok. İçi boş dosyalar arkanızda duruyor. Bunun için zor. Bu aklınıza ve vicdanınıza sığınıp ona göre karar vereceksiniz. Bu açıdan işinizin kolay olduğunu düşünüyorum. Biz burada gazeteciliği savunduk. Gazeteciliğin suçlandığı bir dava olarak tarihte yerini alacaktır Cumhuriyet davası. Başımız dik olarak gideceğiz ve gazeteciliğimizi yapacağız. Her ne kadar demokrasinin olmadığı bir ortamda gazetecilik yapmak ne kadar zor olsa da” diye konuştu.

‘GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR’

Güray Öz, “Cumhuriyet gazetesini terör ile ilişkilendirmek insan aklıyla alay etmektir. Umarım böyle bir şey yapmazsınız” dedi. Musa Kart, “Bu dava ile ömürlerimizden aylar yıllar çalındı. Ama ülkenin geleceğine dair umudumuzu çalamadılar.” dedi. Murat Sabuncu, “Özgürlük çok güzel bir şey. İnsan kaybedince daha iyi anlıyor. Benim mesleğim doğruları söylemeyi gerektirir. Gazetecilik suç değildir. Her koşulda gazetecilik yapmaya devam edeceğiz” dedi.

‘ASIL SİZ TESLİM OLUN’

Ahmet Şık son sözünde, “Şekil itibariyle son söz olabilir ancak bu daha başlangıç. Siyaset, bürokrasi, yargı ve medyanın kimi mensuplarından oluşan bir çetenin hayata geçirdiği bu komplonun niyeti ve amacı en başından belliydi. Demokrasi, barış, özgürlük ve eşitliğe inanan hukukun üstünlüğünü savunanlara diz çöktürtmek, yaratılan ibret dalgasıyla tüm toplumu teslim almak, tüm yaşamı boyuncu hukuksuzlukların, hak ihlallerin karşısında duranlar adına ilk günden bu yana söylediğimizi tekrarlayarak bu ve bu çeteye benzerlerine hak ettikleri yanıtı verelim. O halde asıl siz teslim olun” ifadelerini kullandı.

Aydın Engin ise, “İlk duruşmada heyetiniz bana 007 James Bond benzetmesi yapmıştı. James Bond majestelerinin hizmetindedir ben halkın. Farkımız bu. Ben halkın ajanıyım. Gizli tutulmak istenenleri, çevirilen dolapları halka iletmekle görevliyim. Sekiz duruşma sonra kalan hislerim şu, halkın haber alma hakkı engellenmek isteniyor. Size haber alma hakkını engellemeye engel olmak düşüyor. Size bu konuda yardımcı olamam. Bunu tek başına yapacaksınız” dedi. Mustafa Kemal Güngör de son sözünde Montesquieu‘ye atıf yaparak, “Bir kişiye yapılan haksızlık tüm topluma yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığa son verin. Zira adaletin olmadığı bir ülkede hiçbir şey yok demektir.” dedi. Yargılanan diğer sanıklar ise önceki ifadelerini tekrar ettiklerini belirtti. Duruşmaya 20.30’a kadar ara verildi.
Cumhuriyet gazetesi davasında karar saat 20.30’da açıklanacak

Mahkeme heyeti, kararını açıklamak üzere duruşmaya saat 20.30’a kadar ara verdi.

Kaynak: Evrensel / Cansu Pişkin

Orjinal Stag Geciktirici Sprey porno 64 türk porno