Gözler bugün görülecek Hakan Atilla davasında

ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımları beş ayrı suç kapsamında ihlal ettiği karara bağlanan Halk Bankası eski genel müdürü Mehmet Hakan Atilla’nın hüküm duruşması, bugün New York Güney Bölgesi mahkemesinde görülüyor. Ankara’nın ve piyasaların gözü bu duruşmada olacak. Uzmanlara göre “Halk Bank’a ceza çıkarsa ödenir ama sistemden çıkarılmak çok daha vahim sonuçlar doğurur.”

Cumhuriyet’ten Şebnem Arsu’nun haberine göre, savcılık, yaklaşık 14 aydır tutuklu bulunan Atilla hakkında Nisan ayında verdiği yazılı mütalasında 15 yılı aşan bir ceza talep ederken, savunma tarafı oldukça uzun bir açıklama ile bu sürenin adil olmadığını belirtti.

Avukatlar Victor Rocco ve Cathy Fleming’in başını çektiği savunma ekibine göre Atilla’nın hiç ceza almaması, alacaksa da cezanın 5 senelik alt sınır baz alınarak belirlenmesi gerek.

Puanlama usulü yapılan yazılı değerlendirmede, Atilla lehine unsurlar arasında yasadışı şebekenin lideri olmadığı, suça katılımının minimal düzeyde olduğu ve önceden sabıkası olmadığı vurgulandı.

Savcılık ise mütalasında Atilla’nın şebekeye bizzat destek verdiğini, para dolaşımını kontrol ettiğini ve bankacılık deneyimini kullanarak işlemlerin ABD sistemince fark edilmemesi için yöntem geliştirdiğini tekrarladı.

Hukukçular, şimdiye kadar bankalar nezninde işlenen ABD yaptırım ihlallerinde hiç bir banka çalışanına ceza davası açılmadığının altını çiziliyorlar.

“Elimizde ihlale karışan bankaların personeline verilen örnek bir ceza kararı olsaydı talep edilen süreyi kıyaslayabilirdik ancak bir tane bile yok,” diyor, dava sürecini takip eden bir hukukçu.

“Bu davada savunma tarafına hakikaten çok mu yükleniliyor yoksa savcılar içtihat mı oluşturmaya çalışıyorlar, bilemiyorum.”

SİYASİ BİR DAVA MI?

Davayı başlatan eski New York savcısı Preet Bharara’nın görevine zamanında vekalet eden Joon H. Kim’in karar sonrası yaptığı açıklama niyetlerini açıklayıcı nitelikteydi.

“Yabancı bankalar ve bankacıların bir seçeneği var; Ya kendi isteğinizle İran’a ve diğer yaptırım altında olan devletlere Amerikan yasalarını delmede yardım edersiniz ya da ABD doları üzerinden işlem yapan uluslararası bankacılık toplumunun bir parçası olursunuz. İkisini birden yapma şansınız yok.”

İhlal davalarında mevcut içtihatın Atilla aleyhine bozuluyor olmasının siyasi nedenleri de konuşuluyor.

Salı günü Londra’da Bloomberg haber ajansına bir mülakat veren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atilla’nın suçsuz olduğunu ve bankacıya verilecek cezanın “Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlu olarak ilan etmek anlamına” geleceğini söyledi.

“Umarım Türkiye-ABD ilişkilerini tamamen yerle yeksan etmeyecek bir sonuç çıkar,” şeklinde konuşan Cumhurbaşkanı, nihai kararın halihazırda gergin bir seyir izleyen ikili ilişkilere etkisi olacağını belirtti.

ABD tarafı ise, davanın başından bu yana, Ankara’nın benzer çıkışlarını ülkedeki yargının bağımsızlığına atıf yaparak yanıtlamakta.

Columbia Üniversitesi Hukuk profesörü Daniel Richman, Cumhuriyet gazetesine verdiği bir demeçte, özellikle New York Güney Bölgesi savcılarınının siyasi baskıya boyun eğmemekle tanındıklarını vurgulamıştı.

Ankara, her ne kadar bu davanın Fethullah Gülen ve uzantılarının hükümete karşı ABD’de kullandığı bir silah olduğunu iddia etse de, buradaki yerleşik anlayış, sürecin yaptırım ihlallerine karışan tüm siyasiler ve devlet kurumlarına ciddi bir uyarı niteliği taşıdığı yönünde.

Unutulmaması gereken nokta ise bu davanın baş rolünde İran’ın olduğu.

“Bunun siyasi bir dava olduğu söylenemez,” diyor Washington merkezli Freedom House kuruluşu uzmanlarından Nate Schenkkan.

“Burada mesele tam olarak İran ve İran’a uygulanan yaptırım rejimi. Türkiye’nin davaya dahil oluşu da bu konu üzerinden. Türkiye bu davayı ‘Amerika’nın saldırısı’ olarak resmedene kadar da öyleydi.”

Sarraf’in başını çektiği yasadışı düzenin dış cepherinde yer alan Atilla gibi sicili temiz bir yetkilinin ceza davasına konu olmasını ise Schenkkan, Halk Bankası’nın yaptırıma uymayı defaatle reddetmesine bağlıyor.

“ABD’li hazine yetkilileri aslında 17-25 Aralık öncesinde bile Halk Bankası’nda olan bitenin farkındalardı. Defalarca farklı şekillerde ‘durun’ denilmesine rağmen Halk Bankası devam etti ve bu noktalara gelindi.”

HALK BANKASI VE CEZA İHTİMALİ

Geçen yıl Kasım ayında başlayan davanın merkezindeki İranlı altın tüccarı Rıza Sarraf, savcılıkla anlaşarak oldukça kapsamlı bir ‘etkin pişmanlık anlaşması’ imzalamıştı.

Bu imza kapsamında verdiği ifadesinde, İran’dan alınan doğalgaz ve petrol karşılığı Halk Bankası’nda toplanan fonların sahte belgelerle nasıl ABD doları cinsinden uluslararası dolaşıma sokulduğunu anlattı.

Sarraf, aynı zamanda Vakıfbank ve Arap Türk Bankası’nın da İran’la ticarete aracı olmak istediklerini, onayın ise zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Hazine’den sorumlu eski bakan Ali Babacan’dan geldiğini aktarmıştı.

Halk Bankası başta olmak üzere adı geçen bankalara ABD Hazinesi tarafından ciddi cezalar kesilebileceği konuşuluyor.

Atilla’nın savunma ekibinin davanın yargıcı Richard Berman’a sunduğu bir listede, şimdiye kadar yaptırım ihlallerine karışan on banka içinde BNP Paribas, ödediği yaklaşık 9 milyar ABD doları tutarındaki ceza ile başı çekiyor.

Bazı uzmanlara göre, Halk Bankası’nın ödeyeceği ceza miktarı Atilla’ya verilecek cezanın tonunu da belirleyebilir.

“Halk Bankası’na yüksek bir ceza kesilirse Atilla daha az bir ceza alabilir,” diyor New York merkezli dolandırıcılık denetim kurumu Bard Dynamic’in kurucusu Ozan Gürel.

“Daha da önemlisi bankanın ABD bankacılık sisteminden ihraç edilip edilmeyeceği. Nihayetinde bankalar miktar ne olursa olsun cezayı öder ama sistemden çıkarılmak çok daha vahim sonuçlar doğuracaktır.”

Diplomatik dokunulmazlığı olan siyasiler dışında adı geçen kişilerin ise, uluslararası dolaşımlarının engellenebileceği, isimleri bizzat ABD kurumlarınca yaptırım listesine alındığında Türkiye dışındaki ülkelerdeki mal varlıklarına el konulabileceği belirtiliyor.

Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Avrupa Birliği eski Bakanı Egemen Bağış ve Halk Bankası eski genel müdürü Süleyman Aslan iddialarda ismi geçen yetkililerden.

SARRAF NE YAPIYOR?

Ambargo altındaki İranlı kurumların yurtdışı ödemelerinde yüksek komisyon bedelleri keserek ciddi bir servet edinen Sarraf için yargı süreci halen devam etmekte.

Adına henüz bir hüküm duruşma tarihi belirlenmemesi, eski sanığın, korunaklı bir cezaevinde FBI yetkililerine, bildiklerini son harfine kadar anlatmaya devam ettiği anlamına geliyor.

Kurduğu yasadışı şebekeler vasıtası ile eindiği maddi kazanımları ABD’ye iade etmekle kalmayıp tüm bildiklerini şüpheye yer bırakmaksızın anlatması, tüccarı özgürlüğe bir adım daha yaklaştırabilir.

Sarraf’ın mevcut siyasi konjektürde savcılar için değeri artmış olabilir.

İran ile 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan ABD’nin aniden çekilmiş olması yaptırım rejimini yeniden gündeme getirdi.

Reuters haber ajansının Salı günkü haberine göre, ABD Hazine Bakanlığı, İran’ın, kritik önemdeki bankacılık sektörünü kullanmasını engellenmek amacı ile yeni ekonomik yaptırımlar getirildiğini açıkladı.

Bu gelişme Sarraf’ın bildiklerini ve bağlantılarını daha anlamlı kılabilir.

Yüksek korumalı bir cezaevinde tutulduğu konuşulan Sarraf’ın, gozaltina alinip tutuklandigi dönemde gardiyana içki ve telefon kullanımı karşılığında rüşvet verdiğini kabul etmesi ardından açılan dava devam ediyor.

Tüccar hakkında, eski koğuş arkadaşı 62 yaşındaki Arap asıllı Fildişi Sahilli vatandaşı Faozi Jaber tarafindan cinsel istismar ve tecavüz iddiasıyla acilan davanin ise 22 Mayıs tarihinde karara baglanmasi bekleniyor.

ABD basında yer alan haberlere göre İranlı tüccar iddiaları hayal ürünü olarak nitelemişti.

GERİ GELEN YAPTIRIMLAR ATİLLA’NIN CEZASINI ETKİLER Mİ?

Hüküm duruşması öncesi prosedürler kapsamında Atilla’nın ailesi, akrabaları, iş arkadaşları ve diğer yakınları Yargıç Berman’a onlarca mektup göndererek, adalet ve merhamet istediler.

Sanığın duruşma boyunca sergilediği iyi hal, Metropolitan Islahevinde gardiyanlarla uyumlu ilişkileri, sabıkasının olmaması ve diğer hafifletici unsurların karara etki etmesi bekleniyor.

Yargıç Berman’ın Mayıs ayı başında savcılığın cevaplandırmasını talep ettiği sorular arasında, Atilla’nın ihlal ettiği yaptırımların halen gündemde olup olmadığı da yer almıştı.

Savcılar, sözkonusu yaptırımların yürürlükten kaldırılmış olduğunu ancak uygulamanın halen devam edip etmemesinin işlenen suç kapsamında önem taşımadığına vurgu yapmışlardı.

Mevcut siyasi gelişmeler ise iddia makamının hüküm ve sonrasında temyiz sürecinde elini güçlendirebilir.

“Tamamen dava dışında gelişen bir durum var,” diyor davayı takip eden hukukçu, yaptırım rejimin yeniden yürürlüğe gündeme gelmesine ilişkin.

“Takip etmeye çalışıyoruz; bir şekilde etkisi olur mu, olmaz mı diye ancak somut bir cevabım yok. Olur ise, ‘hakim hakimliği bıraktı siyaset yapmaya başladı’ anlamına gelir.”

Denize düşenin sarıldığı yılan: Mahathir Muhammed

Derslerle dolu bir seçim zaferi bu aslında. Öncelikle belirtelim ki Batı’nın Ilımlı İslam’a örnek gösterdiği Malezya’daki İslamcı hükümet çöktü. Onu çökerten de şimdi göklere çıkartılan Mahathir Muhammed değil. Ülkeyi islamileştiren tüm politikaların uygulayıcısı olan bu yaşlı politikacı zaferi içinde olduğu merkez sol eğilimli Umut İttifakı sayesinde kazanabildi. İslamcı iktidarı alaşağı eden Umut İttifakı’dır. Umut İttifakı’nın neden Muhammed’i aday gösterdiği ülkedeki çok etnikli, çok mezhepli yapıyla ilgili, dolayısıyla bu ayrı bir yazının konusu. Şu söylenebilir, Mahathir Muhammed, ılımlı ya da şiddetli ne tür olursa olsun İslamcılıkla asla bir zafer elde edemezdi, bu tür figürlerin solun en hafifine bile muhtaç olduğunu gösteren iyi bir örnektir Muhammed. Bizdeki Temel Karamollaoğlu’nun son zamanlarda sol söyleme sarılması boşuna değil, eklemiş olayım.

Sol Eğilimli Umut İttifakı, Mahathir Muhammed’e eski yanlışlarını elbette tekrarlatmayacak bu kesin, Malezya halkı İslamcılıktan çok çekti. Yolsuzluk, hırsızlık, adam kayırma toplumu içten içe kemirdi. Yine belirtelim 60 yıllık sağcı Ulusal Cephe iktidarı, 2005’ten başlayarak İslamcılaştırdı ülkeyi,13 yıllık bir süre yani. Ülke öyle söylendiği gibi yüzde 60’ı Müslüman bir ülke de değil, Müslümanların oranı yüzde 45. İslamcılaştırmanın nasıl bir baskıyla gerçekleştirildiği bundan da anlaşılabilir.

92 yaşındaki Umut İttifakı lideri Mahathir Muhammed 2016 yılına kadar Ulusal Cephe’nin, ki 13 partili bir koalisyondur bu, üyesiydi. İktidarın bulaştığı yolsuzluklardan ötürü ayrıldı sonra. 1981’de başbakan oldu, 2003’e kadar bu görevde kaldı. Hakkını teslim edelim, Başbakanlığı sırasında ülke dış politikasını bağımsızlaştırdı. Bosna Savaşı’nda, Bosna’ya uygulanan silah ambargosuna karşı çıktı, ama 2005’de daha da yoğunlaşacak olan İslamileştirme politikaları onun döneminde başladı. Recep Tayyip Erdoğan’ın da yakın dostudur bu arada.

Uzun yıllar yardımcılığını yapan, şimdi devirdiği Necip Rezak, daha önce yapılan seçimlerde aslında kaybetmesine rağmen, kendi getirdiği seçim sistemi sayesinde hep “kazanan” oldu. İslamcılar bu tür “seçim oyunlarını” bilir, malum. Devletin tüm araçlarını seçimlerde kendisi için kullandı. Devletin ajansını, televizyonunu, yandaş medyayı hepsini. Ama bu son seçimde fark o kadar büyüktü ki, hiçbir seçim hilesi ya da oyunuyla üstü kapanacak gibi değildi. Kaybetti. Halk T A M A M deyince oluyor demek ki.

Necip Rezak yönetimleri boyunca ülkede enflasyon bir türlü dizginlenemedi, vergiler yükseltildi. Üstelik Rezak’ın kendi cebine 700 milyon dolar indirdiği iddia edildi. Tüm bunlar ülkede artık “T A M A M” rüzgarlarının esmesine yol açtı. Geçen yıl ülkenin bütün büyük kentlerinde Rezak karşıtı gösteriler gerçekleştirildi.

Mahathir Muhammed, hem İslamcı iktidardan bıkan İslamcıların üzerinde birleştiği “milli kahraman” karakterinden, hem de İslamcı iktidarın tahribatını giderecek yeni hükümetin uygulamalarındaki yumuşak geçişi sağlayacak deneyiminden ötürü Umut İttifak’nın adayı oldu.

Başbakanlığı sırasında ağzından İslamcılığa ilişkin tek bir laf çıkarsa “getirdikleri gibi götürürler.” Boşuna T A M A M demedi Malezyalılar.

İslamcı iktidar seçimleri kaybetti: Malezya’da çırağı gitti,

Malezya’nın eski başbakanı muhalif siyasetçi Mahathir Muhammed ülkede yapılan genel seçimlerde tarihi bir zafere imza attı. Seçim komisyonu, Mahathir’in muhalif ittifakının, hükümet için gerekli 112 sandalyelik barajı geçip mecliste 115 sandalye kazandığını duyurdu. Malezya meclisinde milletvekili sayısı 222.

Emeklilik dönemine son verip seçimlere katılan 92 yaşındaki Mahathir, 60 yıldan uzun süredir iktidar olan Barisan Nasional (BN) koalisyon hükümetini de sandıkta devirmiş oldu. İktidar koalisyonunun lideri Necib Rezak, Mahathir’in eski yardımcılarından. Gazetecilere konuşan Mahathir, “İntikam arayışında değiliz, hukukun üstünlüğünü yeniden inşa etmek istiyoruz” dedi.

Rezak’ın akıl hocasıydı
Dünyanın seçimle başa gelen en yaşlı lideri olan Mahathir’in dün yapması gereken yemin töreninin yapılmayacağı belirtildi. Devlet Başkanlığı sözcüsü ise Reuters’a açıklamasında bunun gerekçesine ilişkin bir açıklama yapmadı.
İktidardaki BN koalisyon ittifakının en büyük partisi Birleşik Ulusal Malay Örgütü, ülkenin İngiltere’den bağımsızlığını ilan ettiği 1957 yılından bu yana Malay siyasetinde egemen olan partisi. Ama koalisyon son yıllarda halkın desteğini kaybetmeye başlamıştı. Malezya’da 2013 yılında düzenlenen seçimlerde muhalefet sandıktan beklenmedik bir şekilde güçlenerek çıktı ve halk oylamasında çoğunluğu elde etmesine rağmen hükümet kurmak için yeterli sandalye sayısına ulaşamadı.

Seçimlerden iki yıl sonra, 2015’te dönemin muhalefet lideri Enver İbrahim ‘eşcinsel ilişki’ suçlamasıyla 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. İbrahim suçlamalar için ‘siyasi karalama kampanyası’ demişti. Bir zamanlar iktidar koalisyonu BN’nin içinde güçlü bir isim olan ve Necib Rezak’ın da akıl hocalığını yapan Mahathir 2016 yılında koalisyondan ayrıldı. Mahathir bu kararı için, ‘yolsuzluğu destekliyor gibi görünen bir partiyle ilişkilendirilmekten duyduğu utancı’ gerekçe göstermişti. Necib Rezak o dönem, kalkınma amaçlı 2009’da kurduğu 1MDB adlı devlet yatırım fonundan zimmetine 700 milyon dolar geçirmekle suçlanmıştı.

İddiaları reddeden Necip Rezak hakkındaki suçlamalar daha sonra resmi yetkililer tarafından düşürüldü. Yatırım fonu hala başka ülkeler tarafından soruşturuluyor. Necib Rezak, kilit görevlerdeki yetkililerin işine son vererek Malezya’daki yetkililerin soruşturmalarını zora sokmakla suçlanmıştı.

Hükümet kısa bir süre önce seçim bölgelerini yeniden belirleyen bir yasayı yürürlüğe koymuş, muhalifler tarafından partisi çıkarına ‘dolaplar çevirmekle’ suçlanmıştı. Necib Rezak yeni yasayı, geleneksel olarak iktidar koalisyonu BN destekçisi olan Malay Müslümanların seçim bölgelerindeki yerlerinin sağlamlaştırılması amacıyla çıkardığı eleştirileri gelmişti. Oylamadan günler önce seçim reform grubu Bersih 2.0, Seçim Komisyonu’nu ‘birçok seçim ihlali yapmakla’ suçladı. Grubun saydığı ihlaller arasında mektupla kullanılan oylarda usulsüzlük ve hayatını kaybedenlerin seçmen listelerinden çıkarılmaması da var.

Yeni yasada cezalar
Seçimden hemen önce parlamento yalan haberlere ceza öngören yasayı da onaylamış, bunun da muhalifleri susturma amaçlı olduğu eleştirileri gelmişti. Yeni yasaya göre yalan, sahte ve uydurma haberden suçlu bulunanlara 6 yıl hapis ve 128 bin dolar para cezası uygulanacak.

Muhalifler ise seçimden hemen önce çıkarılan yasanın fikir özgürlüğünü kısıtlayacağını, yasanın Necib Rezak’a yönelik eleştirilerin bastırılması amacıyla çıkarıldığını savunmuştu. Bu yeni yasa kapsamında, sandıktan zaferle çıkan Mahathir de ‘uçağının sabote edildiğini’ söylediği için yargılanmıştı. Hükümet, seçimlerin özgür ve adil olacağını söylemiş, Seçim Komisyonu’nun da ‘herkesin iyiliği için çalışacağını’ ifade etmişti. Seçmenler 222 milletvekili ve 13 vilayetin 12’sindeki devlet meclisi üyeleri için oy kullandı.

Malezya’daki seçim sistemi, oy çoğunluğu sistemiyle işliyor. Mecliste en çok sandalyeyi kazanan parti, halkoyunu kazanmasa da hükümet kurma yetkisini elde edip seçimin galibi oluyor.

‘Savaşa hayır’ diyen hekimlere memurluktan çıkartma cezası

BURCU CANSU

Türk Tabibleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi’nin “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” başlıklı açıklaması nedeniyle Sağlık Bakanlığı tarafından aile hekimleri Selma Güngör ve Dursun Yaşar Ulutaş hakkında bir rapor hazırlandı. Raporda, “Bir daha devlet memurluğuna atanmamak üzere memurluktan çıkarma”yı düzenleyen 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun ilgili hükmüne atıfta bulunularak Güngör ve Ulutaş’ın aile hekimliği sözleşmesinin feshi talep edildi.

Soruşturma raporu Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı tarafından onaylanarak valiliğe gönderildi. Valilik tarafından Güngör ve Ulutaş’a son savunmalarını yapmaları için bir hafta süre tanındı. Sözleşme feshi ve kamu görevinden çıkarma tehdidi ile karşı karşıya olan Dursun Yaşar Ulutaş, BirGün’e konuştu. Ulutaş, “Dünya Tabipler Birliği’nin 1953’te imzalanan 2017’de de güncellenen ‘tutum belgesi’nde hekimlerin savaşa karşı tutum sergilemeleri salık verilir. TTB’de bu doğrultuda bir açıklama yaptı. Bu açıklama bütün dünyada hekim örgütleri tarafından kabul gördü. Yurt içi ve dışında bir çok sivil toplum kuruluşu, meslek örgütü ve yurttaş tarafından desteklendi” dedi.

Hekimlik yapmamız engelleniyor
TTB’nin çatışmalarla ilgili zaman zaman açıklama yaptığını belirten Ulutaş, şunları söyledi: “Suriye, Gazze, Filistin, Irak gibi ülkelerdeki çatışmalar için de açıklamalar yapıldı. TTB’nin insan sağlığını etkileyen her türlü konuda halkımızı ve hekimleri uyarma görevi vardır. Bir salgın olduğunda insan sağlığı üzerine zararlarını anlatmak ne kadar doğal ise çatışmaların insan sağlığına zararlarını anlatmak da o kadar doğaldır.”

TTB tüzel kişiliği adına yapılan bir açıklama nedeniyle aile hekimliği yapmanın önünde bir engel olmadığına dikkat çeken Ulutaş, “Yasalar da bunu doğruluyor. Sağlık Bakanlığı yapılan bir açıklamayı gerekçe göstererek hekimlik yapmamızı engellemeye çalışıyor. Bu doğru bir tutum değildir” dedi.

Cezalar Meclis gündeminde
CHP Milletvekili İbrahim Özdiş de Güngör ve Ulutaş’ın “Bir daha atanmamak üzere devlet memurluğundan çıkarma” cezası alacağı haberlerini Meclis gündemine taşıdı. “Tam anlamıyla faşist, baskıcı bir yönetim anlayışı izleniyor” diyen Özdiş, “TTB’nin mesleki bir konuda yaptığı açıklama nedeniyle aile sağlığı merkezi çalışanları Güngör ve Ulutaş’ın sözleşmesinin feshedilmesinin teklif edilmesi doğru bir yaklaşım mıdır? Bir meslek örgütü olarak evrensel bir bilgi olan ‘Savaş bir halk sağlığı sorunudur!’ tespitini dile getirmek suç mudur?” diye sordu. Özdiş, yapılanların AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 24 Nisan’da TBMM grup konuşması sırasında “millete taahhüt” ettiği “daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük” cümleleriyle çeliştiğini de ifade etti.

Altıok: Üniversite gençliği 24 Haziran’da AKP’ye gereken mesajı

CHP İzmir milletvekili Zeynep Altıok üniversitelerin bölünme yasası olarak bilinen yasa tasarısı ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Altıok yaptığı açıklamada, “50 günü kalmış bir iktidarın önünde acilen çözmesi gereken onlarca sorun varken ‘Üniversiteleri Bölme Yasasını’ gündeme getirmesi mantıkla açıklanacak bir durum değildir. Gazi ve İnönü gibi sembol isimler taşıyan üniversiteleri bölerek itibarsızlaştırmak/değersizleştirmek, 1933’te kurulan İstanbul Üniversitesi gibi aydınlanmanın ve bilimin kalesi olan bir üniversiteyi bölerek marka değerini düşürmekle yapılmak istenen şey özünde cumhuriyet ve bilim düşmanlığıdır. Tabi tek dertleri bu da değil, üniversitelerin bölünerek yeni kampüs alanlarına taşınacağı ve şehir merkezinde kalan bina ve arazilerin satılacağına dair duyumlar da alıyoruz” dedi.

AKP iktidarı döneminde her dört üniversite mezunundan birinin işsiz olduğunu vurgulayan Zeynep Altıok “Diplomalı işsizlerin iş bulması giderek zorlaşırken, yapılması gereken üniversiteleri bölerek sayılarını arttırmak değil, üniversite mezunu genç işsizlere iş sahaları yaratmak olmalıydı. Kendi yandaşlarına torpille akademik kadro açma konusunda usta olan AKP iktidarına üniversite gençliği 24 Haziran’da gereken mesajı verecektir diye düşünüyorum” dedi.

Altıok’un konuyla ilgili yaptığı açıklamada öne çıkanlar şu şekilde;

İKTİDAR ÜNİVERSİTE SAYISINI DEĞİL NİTELİĞİNİ ARTTIMAK İÇİN UĞRAŞMALI

Türkiye’nin geleceği için bilimsel düşüncenin ve liyakatin ön planda olduğu demokratik özerk üniversite modelinin derhal oluşturulması gerekiyor. Üniversiteyi kontrol altına alıp daha iyi yönetmek için üniversite bölünmez. Dünyada akademinin/bilimin güçlü olduğu tüm ülkelerde üniversiteler kendi kendilerini yönetirler. Fakülte ve bölüm açmak/kapatmak üniversitelerin kendi akademik kurullarında bilimsel ve demokratik bir şekilde tartışılıp karara bağlanması gereken şeylerdir. Her üniversitenin disiplinler arası ortak çalışma yapılan fakülteleri var, yürüttükleri yurt içi/yurt dışı projeleri var, önceden belirlenmiş öğrenci değişim programları var, yurt dışına gönderdiği yüksek lisans doktora öğrencileri var. Bu bağlamda mevcut bir üniversite bir gecede ikiye bölünüp farklı bir isim altında açıldığında tüm bu çalışmalar ve bu programlar nasıl işleyecektir? Siyasi iktidar Türkiye’nin üniversite sayısını değil, niteliğini arttırmak için uğraşmalıdır. Bu yasa tasarısı bir daha geri getirilmemek üzere tamamen rafa kaldırılmalıdır.

CUMHURBAŞKANININ ÜNİVERSİTE GEÇMİŞİ OLSAYDI BUNA KARAR VEREMEYECEĞİNİ DÜŞÜNÜRDÜ

Eğer Cumhurbaşkanının bir üniversite geçmişi olsaydı, buna kendisinin karar veremeyeceğini en azından düşünürdü. Üniversiteler bulunduğu şehriyle, kampüsüyle, hocasıyla, öğrencisiyle, mekânıyla tüm öğrenciler için bir ruh bir kimlik bir aidiyet duygusu oluşturur. Cumhurbaşkanımız bu duygudan bi haber olduğundan anlayamıyor olabilir. Sanırım bu nedenle üniversitelerinin bölünmesine karşı çıkan tüm eylemleri “ideolojik” diye nitelendirdi. Oysa sağcı-solcu her görüşten öğrenci, akademisyen hatta personel bu tasarıya karşı çıkıyor. Bir şey kaldırılacaksa 12 Eylül darbe ürünü olan YÖK kaldırılmalı ve üniversiteler özgür bırakılmalıdır. Bugün Türkiye üniversitelerinin birçoğunda uluslararası saygınlığa ulaşmış akademisyenlerimiz barış bildirisine imza attıkları için ihraç ediliyor. Üniversitelerin kalitesini eğitimcileri belirler. Aynı açıklamada Cumhurbaşkanı gerekçe olarak ”Halkın bu yönde bir talebi var” dedi. Tüm veriler ve istatistikler gösteriyor ki, halkın en temel sorunu ve gündemi ekonomik belirsizlik ve geçim sıkıntısı. Halk ne zamandan beri üniversite ayırma işleri ile ilgileniyor, kimler bununla ilgili talepte bulunuyor anlaşılır gibi değil. Üniversitelerin bilgisi dışında akademik, mali ve idari hiçbir bilimsel gerekçeye dayanmadan bir gecede üniversiteler bölünüyor, isimler değiştirilerek gerek olmamasına rağmen sayının arttırılması öneriliyor. AKP iktidarı güç zehirlenmesiyle karşı karşıya. ideolojik ayrışma ve tek sesli toplum için tüm kurumları ve çağdaş mekanizmaların, bilimin hedef alındığı bir gerçeklikten kopuş yaşıyor. Biz bu tasarının derhal geri çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Üniversiteleri doğrudan ilgilendiren değerlendirme ve karar verme mekanizması üniversitelerin akademik kurullarına bırakılmalıdır.

Ahmet Türk’ten ‘dörtlü ittifak’ tepkisi: Öfkeliyim

Ahmet Türk, muhalefetin oluşturduğu “sıfır baraj” ittifakında HDP’nin yer bulamamasını eleştirdi.

Erken seçim kararının ardından “ortak cumhurbaşkanı adayı” arayışı sonuçsuz kalan ve her partinin kendi adayıyla cumhurbaşkanlığı için yarışmasında karar kılan muhalefet partileri, parlamento seçimlerinde ise 4 parti ittifakıyla seçime gitme kararı aldı.

İttifakta, Halkların Demokratik Partisi yer almazken, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İYİ Parti, Saadet Partisi (SP) ve Demokrat Parti’nin (DP) 24 Haziran milletvekili seçimlerinde barajı sıfırlayarak TBMM’de daha çok sandalye elde edebilmek için uzlaştı.

HDP’nin eski milletvekili Ahmet Türk, RS FM’de yayınlanan Yavuz Oğhan’dan Bidebunudinle’nin konuğu olarak, HDP’nin ittifak dışında kalmasını değerlendirdi.

“HDP YALNIZLAŞTIĞI ZAMAN DEMOKRASİ BLOKU DA KAYBEDER”

“Şu gerçeği görmemiz lazım: Türkiye’nin demokratik sürece evrilmesi için demokratik bir bloğun oluşması ve demokrasi mücadelesinin yürütülmesi gerekir. Türkiye’de demokrasi için, barış için büyük bedel ödeyen, mücadele eden bir HDP var. Şimdi demokrasi bloku diyenler HDP’yi dışladığı zaman nasıl demokrasi bloku olur?” diyerek sözlerine başlayan Türk, “HDP’yi yalnızlaştırdığınız zaman HDP üzerine baskılar geldiği zaman ‘demokrasiyi biz oluşturacağız’ diyenler de kaybeder. Niyetiniz gerçekten demokratik bir Türkiye ise, niyetiniz gerçekten demokratik bir geleceği inşa etmekse Kürtleri, HDP’yi dışlayarak bunu başaramazsınız.” ifadelerini kullandı.

Türk, HDP’nin baraj altında kalması halinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bütün milletvekili koltuklarının AKP’ye geçeceğini belirterek, “Bizim meselemiz baraj meselesi değil. Mardin’de biz kaybettiğimiz zaman, Diyarbakır’da kaybettiğimiz zaman CHP mi oradan milletvekili çıkaracak? Hayır. Bunların hepsi açık, kendilerinin de bildiği şeyler. Meselemiz baraj değil ama siz buraya demokrasi bloğu diyorsanız HDP’yi dışlayarak demokrasi bloğu oluşturamazsın” diye konuştu.

“NİYE DESTEKLEYELİM”

Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalınması halinde, HDP’nin dışlanması nedeniyle HDP seçmeninin tepki göstereceğini de ifade eden Türk, “Siz HDP’yi dışlarsanız Kürtler de buna tepki gösterecek, ‘Bizi bu bloğun içinde görmek istemeyenleri niye ikinci turda destekleyelim’ diyecek. Öfkeliyim” dedi.

Halk enayi yerine konuluyor: Patronların vergi borçları

SEMİH GÜVEN [email protected] @semihguvenn

Hükümetin seçim yatırımı olarak ilan ettiği vergi borçlarına ve cezalara yeniden yapılandırma getiren 24 milyar liralık ekonomi paketine tepkiler sürüyor. Hükümetin son 6 yılda 6 kez vergi affına gittiğini hatırlatan Vergi Uzmanı Ozan Bingöl, “İyi niyetli vatandaş artık kendini enayi zannediyor. Siz iyi niyetliyle kötü niyetliyi ayıramazsanız, iyi niyetli insan da vergiye uyum göstermez. Zaten düşük seviyede olan vergi ahlakı artık iyice bozuldu” dedi.

Eski aflar işe yaramadı mı?
Hükümete, “Siz 16 yılda 10 kez vergi affı yaptınız da neyi başaramadınız şimdi bir daha af çıkarıyorsunuz” diye soran Bingöl, getirilen vergi aflarından ne tür sonuç alındığının da kamuoyuyla paylaşılmadığını söyledi. Bingöl, “Af kanunlarında etki ve verimlilik analizi vardır. Bir af getiriyorsunuz ama karşılığında kaç kişi başvurdu, ne kadar gelir elde edildi ve başvuran kişilerin ne kadarı bu uygulamaya gönüllü uyum sağladı gibi soruların cevaplarının verilmesi lazım. Affın vatandaşlar üzerindeki etkisi araştırılmalıdır ve ona göre hesap yapılmalıdır. Fakat burada hiçbir etki ve verimlilik analizi paylaşılmıyor” şeklinde konuştu.

Vergi aflarından işçilerin, memurların ve emeklilerin değil, patronların ve sermayedarların faydalandığını ifade eden Bingöl, “1600’lü yıllarda yaşayan ünlü Fransız Ekonomist Jean Baptiste Colbert, ‘Vergileme sanatı, kazı bağırtmadan, ondan mümkün olduğu kadar tüy almaktır’ diyor. Buradaki kaz işçiler, emekçiler, memurlar, yani maaşı daha eline geçmeden kaynağında kesilenler. Onların vergi kaçırma imkânı yok. Dolayısıyla getirilen aflar sadece patronlar için” dedi.

‘Vergiler emekçi için cehennem’
Vergi aflarında matrah artırımlarına da dikkat çeken Bingöl, “Piyasada insanlar, ‘ben yakalanmam bir af gelir matrah artırırım’ diyor. Matrah artırımı da devletin, ‘gel biraz devlete para (rüşvet) ver, matrahını artır, biraz daha vergi ödeyeceğini beyan et ben de seni incelemeyeyim’ demesidir. Böyle olunca vergi borcu olanlar bütün incelemelerden kurtuluyorlar. Sahtecilik kayıt altına alınıyor. Bu ülke işçi işçin, memur için, maaşlı çalışan için vergi cehennemi, futbolcu-rantçı-ihaleci için vergi cennetidir. Bunlar hiç vergi ödememişler. Sahte fatura satıyorsunuz, devlet sizi affediyor. Bu suçun affı olur mu?” diye sordu.

‘Limonataya ÖTV’yi kaldırın o zaman’
Hükümetin 5 ay önce “kaynak ihtiyacı hasıl oldu” diyerek limonata ve soğuk çaya ÖTV getirdiğini de hatırlatan Bingöl, hükümete, “Şimdi ne oldu da 24 milyarlık vergiden vazgeçiyorlar? Eğer kaynak ihtiyacımız ortadan kalktıysa kaldırın limonatadan ÖTV’yi” diyerek seslendi.

Haksız rekabet oluşuyor
Vergi affının mükellefler arasında haksız rekabeti körükleyeceğini de ifade eden Bingöl, sözlerine şu örnekle açıklık getirdi: 2 tane dükkân yan yanayız. İkimiz de kuruyemişçiyiz. Ben tüm vergimi düzenli ödüyorum ve vergiyi fiyatlarıma yansıtmak durumundayım. Siz ise devlete hiç vergi ödemiyorsunuz ve ürünlerinizi düşük fiyata satabiliyorsunuz. Sizin yanınızda benim rekabet etme imkânım olabilir mi?”

***

Tarihte böylesi yok

Cumhuriyet’in ilanından AKP’nin iktidara geldiği süre boyunca toplam 26 kez vergi affı getirildiğini, 15 yılı aşan iktidarı döneminde AKP’nin ise tam 10 kez vergi affına gittiğini ifade eden Bingöl, vergi borcu olup da vergisini önceki dönem yapılandıranların borçlarını yine ödemediğini söyledi. Bingöl, oluşan borçların sürekli yapılandırmaya gidilmesiyle sistemin bile analiz yapamaz duruma geldiğini, vergi dairelerinde çalışanların bile bu durumdan mustarip olduğunu sözlerine ekledi.

Orjinal Stag Geciktirici Sprey porno 64 türk porno