Böhmermann’ın Erdoğan şiirinin yasaklanması talebi reddedildi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alman komedyen Böhmermann’ın şiirine karşı açtığı temyiz davası sonuçlandı. Mahkeme, şiirin tamamen yasaklanması yönündeki talebi reddetti. Ancak şiir hakkındaki kısmi yasak da kaldırılmadı.

Alman komedyen Jan Böhmermann’ın 2016 yılındaki televizyon programında okuduğu şiire karşı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılan temyiz davası sonuçlandı.

Hamburg Eyalet Mahkemesi Şubat 2017’deki kararında, Erdoğan’la ilgili şiirin “hakaret içerikli ve onur kırıcı” olduğuna hükmettiği bazı bölümlerini yasaklamıştı. Karara hem Böhmermann hem de Erdoğan’ın avukatları itiraz etmişti.

Yapılan itirazları sonuca bağlayan Hamburg Eyalet Yüksek Mahkemesi Salı günkü kararında, Erdoğan’ın avukatlarının, şiirin tamamının yasaklanması yönündeki talebini reddetti. Mahkeme, şiirle ilgili kısmi yasağın kaldırılmasını isteyen Böhmermann’ın avukatlarının talebine de olumsuz yanıt verdi.

Erdoğan bu eleştirilere katlanmak zorunda

Kararı açıklayan hâkim Andreas Buske, “Hiciv sanat olabilir, ancak olmak zorunda da değil” ifadesini kullandı ve “Sanat olmayan hiciv ise ifade özgürlüğü kapsamına girer” dedi. Söz konusu şiirin, anayasanın sanat tanımına uyup uymadığı konusunda şüpheleri olduğunu söyleyen hâkim, Erdoğan hükümetine yönelik eleştirinin, hatta ağır eleştirinin kabul edilebilir olduğunu ve Erdoğan’ın bu eleştirilere katlanmak zorunda olduğunu belirtti. Alt mahkeme de Erdoğan’ın, cumhurbaşkanı kimliği ve muhaliflerine yönelik politikaları nedeniyle, diğer bölümlere tahammül etmek zorunda olduğuna hükmetmişti.

“Gerçek bir bağlantı yok”

Şiirin bazı bölümlerinin tekrarlanmaması yönündeki yasağın sürdüğüne dair üst mahkeme kararında, bu bölümlerin cinsel içerikli, küçük düşürücü ifadeler barındırdığı ve bu ifadeler ile davacı arasında gerçek bir bağlantı olmadığı kaydedildi.

Almanya ile Türkiye arasında krize neden olan şiir

Böhmermann’ın 31 Mart 2016 tarihinde Alman televizyon kanalı ZDF’deki Neo Magazin Royale programında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili okuduğu şiir sonrasında Erdoğan’ın avukatları komedyen hakkında dava açmıştı. Avukatlar şiiri “içerikten yoksun” ve “insan onurunu aşağılayıcı” bir karalama olarak nitelendirirken, Böhmermann şiiriyle Almanya’da izin verilen hiciv ile yasaklı hakaret arasındaki farkı göstermek istediğini söylemiş, konu Almanya ile Türkiye arasında diplomatik gerginliğe yol açmıştı. DW Türkçe

Gözler bugün görülecek Hakan Atilla davasında

ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımları beş ayrı suç kapsamında ihlal ettiği karara bağlanan Halk Bankası eski genel müdürü Mehmet Hakan Atilla’nın hüküm duruşması, bugün New York Güney Bölgesi mahkemesinde görülüyor. Ankara’nın ve piyasaların gözü bu duruşmada olacak. Uzmanlara göre “Halk Bank’a ceza çıkarsa ödenir ama sistemden çıkarılmak çok daha vahim sonuçlar doğurur.”

Cumhuriyet’ten Şebnem Arsu’nun haberine göre, savcılık, yaklaşık 14 aydır tutuklu bulunan Atilla hakkında Nisan ayında verdiği yazılı mütalasında 15 yılı aşan bir ceza talep ederken, savunma tarafı oldukça uzun bir açıklama ile bu sürenin adil olmadığını belirtti.

Avukatlar Victor Rocco ve Cathy Fleming’in başını çektiği savunma ekibine göre Atilla’nın hiç ceza almaması, alacaksa da cezanın 5 senelik alt sınır baz alınarak belirlenmesi gerek.

Puanlama usulü yapılan yazılı değerlendirmede, Atilla lehine unsurlar arasında yasadışı şebekenin lideri olmadığı, suça katılımının minimal düzeyde olduğu ve önceden sabıkası olmadığı vurgulandı.

Savcılık ise mütalasında Atilla’nın şebekeye bizzat destek verdiğini, para dolaşımını kontrol ettiğini ve bankacılık deneyimini kullanarak işlemlerin ABD sistemince fark edilmemesi için yöntem geliştirdiğini tekrarladı.

Hukukçular, şimdiye kadar bankalar nezninde işlenen ABD yaptırım ihlallerinde hiç bir banka çalışanına ceza davası açılmadığının altını çiziliyorlar.

“Elimizde ihlale karışan bankaların personeline verilen örnek bir ceza kararı olsaydı talep edilen süreyi kıyaslayabilirdik ancak bir tane bile yok,” diyor, dava sürecini takip eden bir hukukçu.

“Bu davada savunma tarafına hakikaten çok mu yükleniliyor yoksa savcılar içtihat mı oluşturmaya çalışıyorlar, bilemiyorum.”

SİYASİ BİR DAVA MI?

Davayı başlatan eski New York savcısı Preet Bharara’nın görevine zamanında vekalet eden Joon H. Kim’in karar sonrası yaptığı açıklama niyetlerini açıklayıcı nitelikteydi.

“Yabancı bankalar ve bankacıların bir seçeneği var; Ya kendi isteğinizle İran’a ve diğer yaptırım altında olan devletlere Amerikan yasalarını delmede yardım edersiniz ya da ABD doları üzerinden işlem yapan uluslararası bankacılık toplumunun bir parçası olursunuz. İkisini birden yapma şansınız yok.”

İhlal davalarında mevcut içtihatın Atilla aleyhine bozuluyor olmasının siyasi nedenleri de konuşuluyor.

Salı günü Londra’da Bloomberg haber ajansına bir mülakat veren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atilla’nın suçsuz olduğunu ve bankacıya verilecek cezanın “Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlu olarak ilan etmek anlamına” geleceğini söyledi.

“Umarım Türkiye-ABD ilişkilerini tamamen yerle yeksan etmeyecek bir sonuç çıkar,” şeklinde konuşan Cumhurbaşkanı, nihai kararın halihazırda gergin bir seyir izleyen ikili ilişkilere etkisi olacağını belirtti.

ABD tarafı ise, davanın başından bu yana, Ankara’nın benzer çıkışlarını ülkedeki yargının bağımsızlığına atıf yaparak yanıtlamakta.

Columbia Üniversitesi Hukuk profesörü Daniel Richman, Cumhuriyet gazetesine verdiği bir demeçte, özellikle New York Güney Bölgesi savcılarınının siyasi baskıya boyun eğmemekle tanındıklarını vurgulamıştı.

Ankara, her ne kadar bu davanın Fethullah Gülen ve uzantılarının hükümete karşı ABD’de kullandığı bir silah olduğunu iddia etse de, buradaki yerleşik anlayış, sürecin yaptırım ihlallerine karışan tüm siyasiler ve devlet kurumlarına ciddi bir uyarı niteliği taşıdığı yönünde.

Unutulmaması gereken nokta ise bu davanın baş rolünde İran’ın olduğu.

“Bunun siyasi bir dava olduğu söylenemez,” diyor Washington merkezli Freedom House kuruluşu uzmanlarından Nate Schenkkan.

“Burada mesele tam olarak İran ve İran’a uygulanan yaptırım rejimi. Türkiye’nin davaya dahil oluşu da bu konu üzerinden. Türkiye bu davayı ‘Amerika’nın saldırısı’ olarak resmedene kadar da öyleydi.”

Sarraf’in başını çektiği yasadışı düzenin dış cepherinde yer alan Atilla gibi sicili temiz bir yetkilinin ceza davasına konu olmasını ise Schenkkan, Halk Bankası’nın yaptırıma uymayı defaatle reddetmesine bağlıyor.

“ABD’li hazine yetkilileri aslında 17-25 Aralık öncesinde bile Halk Bankası’nda olan bitenin farkındalardı. Defalarca farklı şekillerde ‘durun’ denilmesine rağmen Halk Bankası devam etti ve bu noktalara gelindi.”

HALK BANKASI VE CEZA İHTİMALİ

Geçen yıl Kasım ayında başlayan davanın merkezindeki İranlı altın tüccarı Rıza Sarraf, savcılıkla anlaşarak oldukça kapsamlı bir ‘etkin pişmanlık anlaşması’ imzalamıştı.

Bu imza kapsamında verdiği ifadesinde, İran’dan alınan doğalgaz ve petrol karşılığı Halk Bankası’nda toplanan fonların sahte belgelerle nasıl ABD doları cinsinden uluslararası dolaşıma sokulduğunu anlattı.

Sarraf, aynı zamanda Vakıfbank ve Arap Türk Bankası’nın da İran’la ticarete aracı olmak istediklerini, onayın ise zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Hazine’den sorumlu eski bakan Ali Babacan’dan geldiğini aktarmıştı.

Halk Bankası başta olmak üzere adı geçen bankalara ABD Hazinesi tarafından ciddi cezalar kesilebileceği konuşuluyor.

Atilla’nın savunma ekibinin davanın yargıcı Richard Berman’a sunduğu bir listede, şimdiye kadar yaptırım ihlallerine karışan on banka içinde BNP Paribas, ödediği yaklaşık 9 milyar ABD doları tutarındaki ceza ile başı çekiyor.

Bazı uzmanlara göre, Halk Bankası’nın ödeyeceği ceza miktarı Atilla’ya verilecek cezanın tonunu da belirleyebilir.

“Halk Bankası’na yüksek bir ceza kesilirse Atilla daha az bir ceza alabilir,” diyor New York merkezli dolandırıcılık denetim kurumu Bard Dynamic’in kurucusu Ozan Gürel.

“Daha da önemlisi bankanın ABD bankacılık sisteminden ihraç edilip edilmeyeceği. Nihayetinde bankalar miktar ne olursa olsun cezayı öder ama sistemden çıkarılmak çok daha vahim sonuçlar doğuracaktır.”

Diplomatik dokunulmazlığı olan siyasiler dışında adı geçen kişilerin ise, uluslararası dolaşımlarının engellenebileceği, isimleri bizzat ABD kurumlarınca yaptırım listesine alındığında Türkiye dışındaki ülkelerdeki mal varlıklarına el konulabileceği belirtiliyor.

Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Avrupa Birliği eski Bakanı Egemen Bağış ve Halk Bankası eski genel müdürü Süleyman Aslan iddialarda ismi geçen yetkililerden.

SARRAF NE YAPIYOR?

Ambargo altındaki İranlı kurumların yurtdışı ödemelerinde yüksek komisyon bedelleri keserek ciddi bir servet edinen Sarraf için yargı süreci halen devam etmekte.

Adına henüz bir hüküm duruşma tarihi belirlenmemesi, eski sanığın, korunaklı bir cezaevinde FBI yetkililerine, bildiklerini son harfine kadar anlatmaya devam ettiği anlamına geliyor.

Kurduğu yasadışı şebekeler vasıtası ile eindiği maddi kazanımları ABD’ye iade etmekle kalmayıp tüm bildiklerini şüpheye yer bırakmaksızın anlatması, tüccarı özgürlüğe bir adım daha yaklaştırabilir.

Sarraf’ın mevcut siyasi konjektürde savcılar için değeri artmış olabilir.

İran ile 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan ABD’nin aniden çekilmiş olması yaptırım rejimini yeniden gündeme getirdi.

Reuters haber ajansının Salı günkü haberine göre, ABD Hazine Bakanlığı, İran’ın, kritik önemdeki bankacılık sektörünü kullanmasını engellenmek amacı ile yeni ekonomik yaptırımlar getirildiğini açıkladı.

Bu gelişme Sarraf’ın bildiklerini ve bağlantılarını daha anlamlı kılabilir.

Yüksek korumalı bir cezaevinde tutulduğu konuşulan Sarraf’ın, gozaltina alinip tutuklandigi dönemde gardiyana içki ve telefon kullanımı karşılığında rüşvet verdiğini kabul etmesi ardından açılan dava devam ediyor.

Tüccar hakkında, eski koğuş arkadaşı 62 yaşındaki Arap asıllı Fildişi Sahilli vatandaşı Faozi Jaber tarafindan cinsel istismar ve tecavüz iddiasıyla acilan davanin ise 22 Mayıs tarihinde karara baglanmasi bekleniyor.

ABD basında yer alan haberlere göre İranlı tüccar iddiaları hayal ürünü olarak nitelemişti.

GERİ GELEN YAPTIRIMLAR ATİLLA’NIN CEZASINI ETKİLER Mİ?

Hüküm duruşması öncesi prosedürler kapsamında Atilla’nın ailesi, akrabaları, iş arkadaşları ve diğer yakınları Yargıç Berman’a onlarca mektup göndererek, adalet ve merhamet istediler.

Sanığın duruşma boyunca sergilediği iyi hal, Metropolitan Islahevinde gardiyanlarla uyumlu ilişkileri, sabıkasının olmaması ve diğer hafifletici unsurların karara etki etmesi bekleniyor.

Yargıç Berman’ın Mayıs ayı başında savcılığın cevaplandırmasını talep ettiği sorular arasında, Atilla’nın ihlal ettiği yaptırımların halen gündemde olup olmadığı da yer almıştı.

Savcılar, sözkonusu yaptırımların yürürlükten kaldırılmış olduğunu ancak uygulamanın halen devam edip etmemesinin işlenen suç kapsamında önem taşımadığına vurgu yapmışlardı.

Mevcut siyasi gelişmeler ise iddia makamının hüküm ve sonrasında temyiz sürecinde elini güçlendirebilir.

“Tamamen dava dışında gelişen bir durum var,” diyor davayı takip eden hukukçu, yaptırım rejimin yeniden yürürlüğe gündeme gelmesine ilişkin.

“Takip etmeye çalışıyoruz; bir şekilde etkisi olur mu, olmaz mı diye ancak somut bir cevabım yok. Olur ise, ‘hakim hakimliği bıraktı siyaset yapmaya başladı’ anlamına gelir.”

Trump porno yıldızına para ödediğini resmen kabul etti

ABD Başkanı Donald Trump, Stormy Daniels’ın sessiz kalması amacıyla para ödediğini resmen kabul etti. Defalarca 130 bin doların ödendiğini reddeden Trump’ın yasal olarak köşeye sıkışınca yaptığı hamle, dünyada ilk haber oldu.

Hükümet Etik Bürosu, Trump’ın daha önce yaptığı mali bildirimde ödemeyi ifşa etmiş olması gerektiğini söyledi. Bildirimde, Trump’ın Cohen’e 2016’da 100 bin ila 250 bin dolar masraf ödemesi yaptığı görülüyor.

Beyaz Saray, bildirimin dipnotunda ödemenin ‘şeffaflık adına’ ifşa edildiğini belirtti ve bu bilgiyi aslında açıklamak zorunda olmadıklarını savundu. Ancak Hükümet Etik Bürosu (OGE) yazdığı mektupta Cohen’e yapılan ödemenin bir yükümlülük olarak bildirilmesi gerektiğini vurguladı. Söz konusu ödemenin kampanya fonundan yapıldığı kuşkusu, Washington’da konuşulanlardan.

Porno film oyuncusu Daniels ile Trump arasında yaşananlar, ilk kez 2011 yılında kamuoyuna yansıdı. Ekim 2011’de bir dergiye röportaj veren Daniels, o yıllarda yalnızca popüler bir işadamı olan Trump’la ilişki yaşadığını söyledi. Gerçek adı Stephanie Clifford olan kadının sözleri, Trump’ın avukatı Michael Cohen’in dergiye dava açma tehdidi nedeniyle yayımlanmadı.

Tesadüfi yargılama

Adli emanette 18 yıl boyunca kapalı bir kutuda bekleyen deliller, birkaç ay önce Adli Tıp Kurumu’na incelemeye gönderildi. Ancak ne mahkeme ne sanıklar ne de müştekiler neyin incelemeye gönderildiğini biliyor. Çünkü dava dosyasındaki kayıt numaraları ile adli emanette bulunan delillerin kayıt numaraları birbirini tutmuyor.

Rastgele numaralandırılmış, bir kısmı kaybedilmiş ya da yok edilmiş 18 yıllık delillerden cinayetin nasıl işlendiğini çözmek de mahkemeye kaldı. (Mahkeme bu yönde bir irade – şimdilik – göstermedi.)

Aynı davada 18 yıldır varolmadığı sanılan bir olay yeri ‘kasetinin’ de, bu inceleme sonucunda yazılan rapor ile aslında ‘varolduğu’ tesadüfen ortaya çıktı. Kaldı ki, olayın başka bir kamera kaydı yok. (En azından, olmadığı sanılıyordu.)

Olay, İstanbul’da geçiyor. 2018 yılında.

Bahsi geçen davada da altı mahpusun yakılarak, altı mahpusun silahla vurularak öldürülmesi yargılanıyor.

18 yıl önce, 19 Aralık 2000’de Bayrampaşa Cezaevinde ‘Tufan’ planı uygulamaya konuldu. Hayata Dönüş Operasyonu’nda, sadece bu hapishanede 12 kişi hayatını kaybetti, dava ise 10 yıl sonra, 2010 yılında açıldı.

Dava açıldığında, müşteki avukatları operasyon sırasında emirlerin verildiği telsiz kayıtlarının mahkemeye gönderilmesini talep etti. Ölenlerin avukatları, bu telsiz dökümlerinin çok önemli olduğunu düşünüyor çünkü tüm emirler, örneğin mahpuslarının vurulması emri kayıt altına alınmış olabilir.

Avukatların talepleri sekiz yıl boyunca reddedildi. Ta ki operasyonu yöneten Yusuf Burhan Ergin bir önceki duruşmada, tüm operasyonu telsiz talimatlarıyla yönettiğini, operasyona katılanların hepsinde telsiz olduğunu ve tüm iletişimin bu telsizlerle yapıldığını söyleyene dek. Böylece mahkeme lütfetti ve telsiz kayıtlarının, olaydan 18 yıl sonra kendilerine gönderilmesini istedi.

Ama yine de bir şeyler eksik bırakıldı: Mahkeme, telsiz kayıtlarını, konuşmaların kaydedilip dökümünün yapıldığı yer olan Telsiz İşleri Genel Müdürlüğü’nden değil, Jandarma Genel Komutanlığı’ndan istedi. Jandarma da dökümleri, mecburen Telsiz İşleri Genel Müdürlüğü’nden isteyecek. Bu yazışmaların sonucunda – eğer 18 yıl boyunca silinmeden saklandıysa – kayıtların mahkemeye ulaşması aylar sürecek.

Telsiz kayıtlarının kurumlar arasında dolaşacak olması, delillerin adli emanette ‘karıştırılması’ ya da sanıkların yıllardır olmadığını söylediği kamera kayıtlarının bir raporun dipnotunda tesadüfen ortaya çıkması başlı başına bir skandal mı, yoksa yargının bakış açısını gösteren birer ‘delil’ mi?

Bu arada, ‘karıştırılan’ ya da kaybedilen delillerin, mahpusların neyle yakıldığına ışık tutması bekleniyordu. Tufan planının icrasına katılan askerlere açılan davada mahkeme, yanarak hayatını kaybeden veya ağır yaralanan mahpusların üzerindeki giysilerde kimyasal analizi yapılması için giysilerin Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesine karar vermişti.

Adli Tıp’tan rapor geldi: İncelenen kıyafetlerin neler olduğu ya da incelenenlerin kıyafet olup olmadığı bile belirsiz. Dolayısıyla raporda ‘kimyasal izi yok’ denilen çıkarıma neyin incelenerek varıldığı da belirsiz.

Öte yandan Adli Tıp raporunda, o dönemin teknolojisine uygun olarak bir VHS veya Beta kasetten bahsediliyor. Ancak böyle bir kaset mahkemenin emanet makbuzunda yok. Trajikomik sürecin sonunda belki de ortaya çıkacak olan ‘kaset’, yargılamanın düğümünü çözecek bir delil olabilir.

Tabii bu kaset de mahkeme tarafından incelensin diye Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. ‘İnceleme’ maratonunun sonunda ne çıkacağını merakla bekliyoruz.

Cumhuriyet davası kararı açıklandı: Gazeteciliğe hapis cezası

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının suçlama konusu edildiği, 18’i gazete çalışanı 20 sanıklı Cumhuriyet Davası, avukatların esasa ilişkin savunmalarıyla tamamlandı.

Mahkeme heyeti, eski Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Washington Temsilcisi İlhan Tanır’ın dosyalarının ayrılmasına karar verdi. Turhan Günay, Bülent Yener ve Günseli Özaltay hakkında beraat kararı verdi.

“Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına ve anayasal düzene karşı suç işlemek” iddiasıyla yargılanan Cumhuriyet Vakfı İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay hakkında “örgüte yardım” suçlamasından 7 yıl, 3 ay, 15 gün, Cumhuriyet Vakfı İcra Kurulu Başkanı Başkanı Orhan Erinç hakkında 6 yıl 3 ay, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ve muhabir Ahmet Şık hakkında 7 yıl 6 ay, eski Cumhuriyet Gazetesi Yayın Danışmanı Kadri Gürsel hakkında 2 yıl 6 ay, yazar Aydın Engin hakkında 7 yıl 6 ay, Hikmet Çetinkaya hakkında 6 yıl 3 ay, Önder Çelik, Hakan Kara, Mustafa Kemal Güngör hakkında 3 yıl 9’ar ay hapis cezası verdi.

Heyet, mahkûm edilen tutuksuz sanıklara adlî kontrol uygulanmasına hükmetti. Kadri Gürsel dışında verilen tüm hapis cezalarının oy birliği ile alındığı ifade edildi.

Heyet, Cumhuriyet Kitap Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay, muhasebe müdürleri Bülent Yener ve Günseli Özaltay hakkında beraat kararı vedi.

Duruşmanın son oturumunda Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Erinç, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Önder Çelik, karikatürist Musa Kart, Okur Temsilcisi Güray Öz, avukatlar Mustafa Kemal Güngör ve Bülent Utku, Cumhuriyet Kitap Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay, eski Cumhuriyet Gazetesi Yayın Danışmanı Kadri Gürsel, yazarlar Hikmet Çetinkaya, Hakan Kara ve Aydın Engin ile muhabir Ahmet Şık, esas hakkındaki mütalaaya karşı son sözlerini söyledi.

***

cumhuriyet-davasi-karari-aciklandi-gazetecilige-hapis-cezasi-456311-1.

Ahmet Şık: Enseyi karartmayın!

Ahmet Şık, Twitter’da paylaştığı mesajda, “Enseyi karatmayın. Haklı olanı susturma savaşını tarihte hiçbir diktatörlük kazanamadı. Biz kazanacağız.” ifadelerine yer verdi.

Avukat Duygun Yarsuvat, duruşma savcısı Hacı Hasan Bölükbaşı’nın birkaç yıl önce Cumhuriyet’e Fethullah Gülen’e hakaretten dava açtığını söyledi.

1’i tutuklu 18 Cumhuriyet gazetesi çalışanının yargılandığı davanın sekizinci duruşması İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti tarafından Silivri Cezaevi Kampüsü’ndeki duruşma salonlarında görülüyor. Duruşmada tutuklu yargılanan Akın Atalay, tutuksuz yargılanan Murat Sabuncu, Musa Kart, Aydın Engin, Hikmet Çetinkaya, Önder Çelik, Orhan Erinç, Güray Öz, Bülent Utku, Ahmet Şık, Emre İper, Kadri Gürsel, Hakan Kara, Günseli Özaltay, Mustafa Kemal Güngör ve Turhan Günay ile avukatları hazır bulundu. Davanın bugünkü celsesinde, duruşma savcısı Hacı Hasan Bölükbaşı’nın esas hakkındaki mütalaasında “örgüte üye olmamakla birlikte örgüte yardım” suçundan 7 buçuk yıldan 15 yıla kadar hapsini istediği gazete çalışanlarının avukatlarının savunmalarına geçildi.

‘BU DAVA KEYFİLİĞİN DELİLİDİR’

Avukat Duygun Yarsuvat esasa ilişkin savunmasında, iddianameyi hazırlayan Cumhuriyet Savcısı Murat İnam ve iddianameye dayanak oluşturan raporları hazırlayan bilirkişilere ilişkin beyanlarda bulundu. Cumhuriyet Davasının siyasi nitelikte olduğunu kaydeden Yarsuvat, davanın gazeteyi susturmak için açıldığını, ceza hukukunun da buna alet edildiğini savundu. “Davada baştan aşağı keyfilik söz konusu” diyen Yarsuvat, söz konusu keyfiliğin daha soruşturma aşamasında başladığını kaydetti. Soruşturma başlatma tutanağındaki keyfiliğe dikkat çeken Yarsuvat, “Soruşturma tutanağı 18.7.2016 tarihini taşımasına rağmen 7’nin üstü çizilmiş, kalemle 8 yapılmış ve savcı tarafından paraflanmıştır. Bu dava keyfiliğin delilidir.” dedi.

‘BİLİRKİŞİ BİLAL ERDOĞAN’IN VAKFINDA ÜYE’

Yarsuvat, iddianameye dayanak oluşturan bilirkişi raporlarını hazırlayan bilirkişilerin yetkin kişiler olmadığına dikkat çekti. Yarsuvat, gazete manşetlerini inceleyip rapor yazan Ünal Aldemir’in Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’ne bağlı 350 öğrencisi bulunan Ardeşen Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi olduğunu ve bilgisayar mühendisi olmasına rağmen kendini “iletişim uzmanı” olarak tanımladığını anlattı. Yarsuvat, “Bu şahsın hiçbir akademik titri, çalışması, eseri yoktur. Ama bir vasfı vardır ki, Bilal Erdoğan’ın vakfında üyedir. Atmış olduğu tweetlerle siyasal iktidarı desteklediğini göstermiştir. Gazete manşetlerine ile örgüte yardım edildiğini söyleyen bu kişi, sadece manşetleri okuyup bir sonuca varmıştır.” diye konuştu.

‘MUKTEDİRİ TATMİN ETMEK İÇİN CEZALANDIRMA’

Bir diğer bilirkişi olan Ahmet Keçeci’nin Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun olduğunu aktaran Yarsuvat, Keçeci’nin raporunun adeta bir polis fezlekesi olduğunu söyledi. Yarsuvat, “Ahmet Keçeci raporunda o kadar ileri gitmiştir ki, benim de kurucusu olduğum Ceza Hukuku Derneği’nin araştırılması lazım demiştir. Sebebi ise Akın Atalay’ın derneğe üye olması. Bu kadar algısız bir şekilde rapor hazırlıyor. ‘Yayın faaliyeti dolayısıyla yardım’ deniyor ama o yayınlarda ne var diye araştırma yapılmamış. Bu davada, suç ve cezada kanunilik prensibi ortadan kaldırılmak istenmiş ve ceza hukukuna keyfilik getirilmiştir. Buna göre yoldan geçenlere gül ya da karanfil atmak da suç olabilir. Muktediri tatmin etmek için cezalandırma kanununun hükümlerini değiştirirsek dürüst yargılamadan uzaklaşır keyfiliğe gelmiş oluruz. Ortada suç olmadığı için burada bilirkişiye gerek yoktur. Yayın faaliyetlerinde kanuna aykırı husus varsa Basın Kanunu hükümleri açıktır. Basın Kanunu’na göre karar verilmesi gerekir. Davanın açılması keyfidir, muktediri tatmin etmek için açılmıştır. İddianameyi hazırlayan savcı Murat İnam hakkındaki dava, 17/24 Aralık davalarının birinde telefon dinleme talebinde bulunduğu için açılmıştır. O da kendini kurtarabilmek için böyle bir iddianame hazırlamıştır. ” dedi.

‘İDDİANAMEYE VE MÜTALAAYA İTİBAR ETMEYİN’

Esas hakkındaki mütalaaya ilişkin de beyanlarda bulunan Yarsuvat, duruşma savcısı Hacı Hasan Bölükbaşı’nın birkaç yıl önce Cumhuriyet gazetesine Fethullah Gülen’e hakaret gerekçesiyle dava açtığını hatırlatarak, “Duruşma savcısının bu davadan kurtulmak için çabaladığını tahmin ediyorum” dedi. Yargılama devam ederken dosyaya birtakım belgeler geldiğini anımsatan Yarsuvat, “Dosyaya yeni delil gelebilir ancak buna mahkeme başkanı karar veremez, taraflar talep eder heyet de değerlendirir. Ceza Muhakemesi Kanunu 2005’ten sonra şekil ve sistem değiştirmiş, iddianamenin iadesi kanunun getirmiştir. İddianame delil ile gelmezse mahkemenin bunu iade etme hakkı vardır. Bu böyle iken bir Cumhuriyet Savcısı polisin verdiği belgeyi hangi cesaretle dosyaya yolluyor? Muktediri korumak için. İddianameye ve içindeki bilgilere, iddianameyi mütalaa diye sunan savcıya itibar etmeyin.” diye konuştu. Aydın Engin ile Murat Sabuncu’nun Abant Toplantılarına katılmakla suçlandığını anımsatan Yarsuvat bu toplantılara Burhan Kuzu, Cemil Çiçek, Hüseyin Gülerce ve Fehmi Koru’nun da katıldığını kaydetti. Yarsuvat, heyetten adil ve dürüst bir karar beklediğini belirterek, Atalay’ın tahliyesini, bütün sanıkların beraatini talep etti.

‘GÖREVİMİ OBJEKTİF YAPTIM’

Yarsuvat’ın savunmasının ardından savcı Hacı Hasan Bölükbaşı söz aldı. Yarsuvat’ın “Duruşma savcısının bu davadan kurtulmak için çabaladığını tahmin ediyorum” sözüne ilişkin konuşan savcı Bölükbaşı, “Meslek hayatım boyunca verilen görevi yapmam, yapamam demedim hiçbir göreve de talip olmadım. Verilen görevi objektif, tarafsız olarak yaptım” dedi.

‘GİZLİLİK KARARI AVUKATLARA GETİRİLDİ’

Avukat Abbas Yalçın, esasa ilişkin savunmasında adil yargılama ihlallerinden bahsetti. İddianameye dayanak oluşturan bilirkişi raporunu kaleme alan Ahmet Keçeci’nin yalnızca sanıkları değil, sanıkların ailelerini de araştırıp soruşturduğunu söyleyen Yalçın, “Delilden sanığa değil, sanıkları toplayıp onlardan delile gidilmiştir” dedi. Soruşturmaya getirilen gizlilik kararı sebebiyle avukatların aylarca bilgi alamadığını kaydeden Yalçın, “Avukatlar olarak soruşturma başladığında değil dosya içeriğine savcılık koridoruna bile giremezken savcılık kendi seçtiği medyaya müvekkillerin bütün bilgilerini sızdırdı. Biz dosyanın ne olduğunu bilmezken Anadolu Ajansı’nda dosyanın tüm ayrıntıları çıktı. Savcılık koridoruna giremediğimiz için iddianameyi Sabah gazetesinden öğrendik. Hatta fantastik bir şekilde iddianameyi değil iddianamenin taslağını yayınladılar. Yine 24 Temmuz’daki ilk duruşmanın sonunda yalnızca savcıda olması gereken mütalaa Sabah gazetesinde yayınlandı. Fakat yine suç duyurusunda bulunulmadı. Bizim bu 18 aylık süreçte anladığımız, ‘gizlilikten’ anlaşılan tek şey dosyayı avukatlara gizlemek onun dışında medyaya servis etmek. Hem savcılığın hem de Adalet Bakanlığının bundan utanç duyması lazım” ifadelerini kullandı.

‘İDDİANAME ÇÖP DEMİŞTİK, AZ DEMİŞİZ’

Gazete çalışanlarının üç ayrı terör örgütüne yardımla suçlanacağının ve bütün gazetenin tutuklanıp götüreceğinin hiç akıllarına gelmediğini ifade eden Avukat Tora Pekin, “24 Temmuz’dan bugüne iddianameden, bu suçlamalardan geriye hiçbir şey kalmadı. On bin sayfa çöp demiştik, az demişiz. O kadar çok anlattık, o kadar ayrıntılı anlattık ki… Üstelik beraat gibi bir düşünce aklımızın kıyısında olmadığı halde hala da anlatıyoruz. Sanırım gerçeğe duyulan inançla ilgili bir şey bu, başka türlü açıklayamıyorum. Arşiv yalan söylemez ve biz aslında artık sadece arşive konuşuyoruz.” dedi.

‘SAVCILIK HABERLERİN İÇERİĞİNE BAKMAKTAN KAÇINDI’

Davanın konusunun gazetenin yayın politikası olduğunu hatırlatan Pekin, savcılığın suç unsuru sayılan haber ve yazıların ne olduğuna bakmaktan kaçındığını ifade ederek, “Hangi yayın, hangi ifade, niçin hukuka aykırı, bununla terör yardım suçu nasıl işleniyor? Bu yok. Savcılık bu incelemeyi asla yapmıyor. Nedeni çok açık. Yaptığı anda, bunların hiçbirinde gazetecilik dışında bir şey görülmeyecek. Tek bir haberimizde, yayınımızda şiddeti öven, öneren, ifade özgürlüğüne müdahale gerektiren tek kelime gösteremeyeceksiniz. Çünkü yok. Örneğin savcılık, ‘Nusaybin yerle bir’ başlığı ile verdiğimiz haberimizi teröre yardım diye dosyaya koymuş. Haberin fotoğrafı her şeyi anlatıyor. Kent yıkılmış, haber bu. Haberin ayrıntılarında tek bir sözcük fazlalık yok. Neyse o anlatılmış. Nusaybin Türkiye’de değil mi? Nusaybinliler bizim yurttaşlarımız değil mi? Savcılık rahatsız oluyor. Savcılık rahatsız olmasın diye, Nusaybin kentsel dönüşüme girdi mi yazsaydık?” diye sordu.

‘İKTİDAR MEDYASINDA ‘HABER’, CUMHURİYET’TE ‘TERÖRE YARDIM’

İddianameye konulan röportajların yapıldığı dönemin çatışmasız bir dönem olduğu, sadece Cumhuriyet gazetesinin değil, hemen bütün gazetelerin benzer röportajlara sayfalarında yer verildiğini hatırlatan Pekin, “Savcılığa göre bunlar iktidar medyasında yayımlandığı zaman haberdir. Cumhuriyet’te yayımlandığında ise teröre yardımdır. Bu yaklaşımın hukuka uyan bir yanı yoktur.” dedi. Ortak manşetlere ilişkin de beyanlarda bulunan Pekin, “Bizim iki başlığımızın tek bir gazeteyle aynı olması tesadüf olamazmış, 10 gazetenin attığı aynı manşetler olağanmış. Bu noktada sadece aynı anda iki konuyu birden açıklayan bir ‘pişti’ örneği vereceğim. İddianamede delil olarak gösterilen haberlerden biri de ‘O savcılar gitti’ başlıklı haber. Haberin spotu konusunu da anlatıyor. ���Üyeleri değişen HSYK 1. Dairesi, Ergenekon, Balyoz ve 17 Aralık’ı yürütenleri dağıttı.’ Savcılığa göre bu haber Cumhuriyet’in FETÖ’ye yardım ettiği davalardan biri. Niye öyle onu bilmiyoruz. 17 Aralık soruşturmasıyla ilgili olması yeterli. Akit ve Vatan gazeteleri bu haberi ‘O savcılar gitti’ başlığıyla duyurmuş. Herhalde savcılık bu başlıkları gördükten sonra Cumhuriyet’i Akit’le ve Vatan’la ortak manşet atmakla suçlamayacaktır. Yine savcılık bu haberleri yapan Akit ve Vatan’ı teröre yardımla suçlamayacaktır.” şeklinde konuştu.

‘DÜN NEREDEYSEK BUGÜN DE ORADAYIZ’

2014’te Cumhuriyet adına yapılan AYM başvurusunun yargılama sürerken sonuçlandığını aktaran Pekin şöyle devam etti: “2014’te yaptığımız başvurunun konusu Fethullah Gülen’in gazeteye açıp kazandığı bir manevi tazminat davası. O tarihte her ne kadar AKP-Gülen iktidar kavgası başlamışsa da henüz ortada FETÖ/PDY kavramı olmadığı gibi, Gülenci savcı ve yargıçlar tüm yargı birimlerinde çok güçlüler. Cumhuriyet de yıllardır olduğu gibi sürekli Gülen’in ya da destekçilerinin açtıkları davalarla uğraşıyor. Bazen kazanıyoruz. Bazen kaybediyoruz ama Gülen’e karşı ciddi bir koruma kalkanı oluğunu da görüyoruz. Bana AYM’ye git talimatını verenler kim? Gazetenin imtiyaz sahibi Orhan Erinç, gazetenin hukuk müşaviri avukat Akın Atalay. Sene 2014. Bugünse huzurda sanık yapılmış durumdalar. AYM’ye başvurmamıza sebep davada şikayetçi ve katılan mağdur Fethullah Gülen, diğer mağdur Recep Tayyip Erdoğan. Sanık Cumhuriyet yazarı Orhan Bursalı. Suçlama konusu; tek bir cümle. Yazarımız Orhan Bursalı’nın Balyoz davası için söylediği ‘RTE/FG iktidarı ortaklaşa bu siyasi sahtekarlığı tezgahladı’ cümlesi. Savcı Hacı Hasan Bölükbaşı Cumhuriyet gazetesine 2013’te FETÖ tarafından el konduğunu iddia ediyor ama gerçekte yürüttüğü, andığım bu soruşturma nedeniyle bizzat kendisi tanık. Cumhuriyet suç tarihi olarak gösterilen 2013’te ve sonrasındaki yayınlar nedeniyle Fethullah Gülen’in hedefinde. Sayın savcı biliyor, görüyor. Cumhuriyet, 2014’te kendisinin de basın savcısı olarak katkısının olduğu, bizim sanık yapıldığımız bu davalardan, Fethullah Gülen’e yönelik bu koruma kalkanından kurtulmak için AYM’ye bireysel başvuru yapıyordu. Savcı bey dün tam da 2013’te bizi Fethullah Gülen’e hakaret etmekle suçluyordu. Bugün 2018’de fikir değiştirmiş, Gülen’in 2013’te gazetemize el koyduğunu iddia ediyor. Bu suç şebekesine yardım etmekten cezalandırılmamızı istiyor. Fikir değiştirmiş dedim. Biz bize göre Gülen’le ilgili ne söylenmesi gerekiyorsa onu söylüyorduk. Savcılığınıza göre ise Gülen’e hakaret ediyorduk. Bu kararın altında Bölükbaşı’nın imzası olmasa da bunu burada anlatırdık. Sonuç olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın işlemleri bunlar. Kişiyle kaim değil. Ama kısmet işte bula bula aynı savcıyı, savcımız Hasan Bölükbaşı’nı buldu. Savcımız 2013’te Gülen’e hakaret ediyordunuz diyordu, bugün ise burada şu anda 2013’te Gülen gazetenize adeta el koydu diyor. Kim inanır buna? Siz inanıyor musunuz? Biz dün neredeysek, bugün de oradayız. Orası da gazetecilik.”

‘YARGILANMAYA ALIŞKINIZ AMA ÇOK İYİ HESAP SORARIZ’

Avukat Fikret İlkiz, yayın politikasını değiştirdiği gerekçesiyle sanık olarak yargılanan çalışanların cezalandırılmasını isteyen savcıyı eleştirerek savunmasına başladı: “Bir sonraki davada nasıl savunma yapacağımızı Savcılık makamına sormadığımız için suçlanıp yargılanabiliriz… Çünkü Savcılık meğer önceki Cumhuriyet’i ne kadar çok seviyormuş ve bir o kadar da kendince ayırım yaptığı şimdiki Cumhuriyet’e ne kadar kızgınmış, haberimiz olmamış. Çünkü Savcılık gazeteciliği ve basın özgürlüğünü ne kadar iyi biliyormuş ki; meğer çizdiği sınırlar içinde gazetecilik yapılırsa suç değil, gazetecilik ve basın özgürlüğü oluyormuş ve çizmeyi aşmadığımız takdirde yayın çizgisi değişmemiş oluyormuş da Cumhuriyet gazetesi mensupları bilmiyormuş… Haberin nasıl yazılacağını Savcılardan öğrenmeye hiç niyetimiz olmadığı gibi, öğretiriz de. Nasıl yargılanacağımızı biz biliriz ve nasıl savunma yapmamız gerekirse; inandığımız hukuki değerler üzerinden yaparız. Dün kimselere sormadık, yarın da sormayacağız. Akılda kalsın diye söylüyoruz.

Belki şöyle dersek akılda daha kalıcı olur…Yargılanmaya, öldürülmeye, bombalanmaya alışkınız, ama çok iyi hesap sorarız, alışınız.”

‘GAZETECİ YARGIDA MESLEKTAŞININ DEĞİL ÇAĞININ TANIĞIDIR’

İlkiz, Cumhuriyet Gazetesinin geçmişten bugüne birçok kez yargılandığını anımsatarak, “Cumhuriyet Gazetesi savcılar ne mahkemeler ne yargıçlar ne davalar gördü. Geldiler ve gittiler, unutuldular. Savcıların, yargıçların, mahkemelerin adları birer birer unutuldu. Unutulmayanlar var, onları biz biliriz ve Türkiye hukuk tarihinde aldıkları yeri unutturmayız. Ama Cumhuriyet gazetesi gazetecilerinin adları hiç unutulmadı, kendi istekleriyle Cumhuriyet Gazetesini terk edenler ve adlarını unutturanlar dışında… 1924 yılında yola çıkan Cumhuriyet treni yoluna devam ediyor ama bazı gazeteciler kendi istekleriyle münasip istasyonlarda indiler… Başka istikametlerin trenlerine bindiler ve gittiler. Bir de münasip istasyonlarda inenler var ve Cumhuriyet treninin kompartımanlarında onların da adları yazılı. Kim olduklarını biz biliyoruz. Savcılar bunları yeni keşfediyor. Bir demeç mi verdiler Cumhuriyet’i kötüleyen, rağbet gösteriyorlar. Hemen tanık yapıyorlar ve Mahkemeye dinlenmeleri için yazı gönderiyorlar. Kimileri ise gazeteci meslektaşlarını gammazlamakla meşguller. Alıcısı var, savcılar değilse bile medyada satılık malları var ve alıcı buluyorlar. Şimdiki yargılamalarda bunlara ne iş yaparsınız diye Mahkemelerde sorulunca kendilerine ‘gazeteci’ diyorlar ama değiller. Çünkü şimdi bunlara ‘tanık’ deniyor. Yargı üzerine yargılarda bulunup yazılar yazmasını bilirler ama ‘tanık’ olarak çağrıldıklarında yazdıkları dilekçelerle huzura gelirler, notlarını Mahkemeye vermeye kalkarlar ve şimdilerde Mahkemeler de bu tip ‘tanıkları’ dinler(!) Gazeteciler tanıktır ama gazeteciler gazeteciliğin tanığı değildir, olamazlar. Gazeteciler insanların ve zamanda olanların tanığıdır. Eğer gerçekten gazeteciyseler yargıda kendi meslektaşlarının tanığı olamazlar. Gazeteciler çağın en büyük tanığıdır. Olayları saptıranlar da vardır. Bunlar ne tanık ne de gazetecilerdir.” dedi.

‘DEVLET İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KORUMAKLA YÜKÜMLÜDÜR’

“İfade özgürlüğü düzene uygun kafalar yetiştirmek amacıyla iddianame düzenleyicilerinin, imzacılarının eğip bükebileceği değiştireceği bir hak değildir.” diyen İlkiz, devletin ifade özgürlüğü hakkını korumakla yükümlü olduğunu söyledi. İlkiz, “Devlete ifade özgürlüğü hakkı vermek suretiyle yeni bir rejim yaratmayın. Bu baskıdır ve hakkı olmayan bir hakkı Devlete vermek endişe vericidir. Reddediyoruz. Biz Cumhuriyet gazetesi olarak basın özgürlüğüne inanırız. Sorgularız, eleştiririz, sert eleştiririz. Özü itibariyle ileri sürdüğünüz suçlama ‘basın ve düşünceyi açıklama özgürlüklerinin arkasına sığınarak’ basın ve düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüklerini kullananları suçlamak ve cezalandırmak ve artık baskı uygulamak istiyorsunuz. Bunun için Türk Ceza Kanunun ve ceza mevzuatını kullanmak istiyorsunuz. Çok yanlış bir yola girmek üzeresiniz ve aslında böyle yapmak için çaba sarf ediyorsunuz. Basın özgürlüğünü böyle bir anlayışa mahkûm edemezsiniz. Bu ülkenin gazetecileri düşmanınız değildir. Onlara duyulan husumeti ceza yargılamasına çevirmeniz ve Cumhuriyet gazetesi üzerinden böyle bir zihniyete memleket basınını sürüklemeye çalışmanız imkansızdır. Cumhuriyet gazetesine dair suçlamalarınızı basın yayın özgürlüğünü suçlayarak yapamazsınız.” ifadelerini kullandı.

‘İTHAM EDİYORUZ’

İfade özgürlüğünün ve basın özgürlüğünün sınırının, başka hak ve özgürlüklerin sınırı olmadığının altını çizen İlkiz suçlamanın delil olmadığını belirterek şöyle devam etti: “Cumhuriyet gazetesi olarak biz sınırın ne olduğunu biliriz. Yıllardır bu sınırı bilerek yayın yapılmaktadır. Gerekirse sınırı aşarız. Ama karar Cumhuriyet gazetesinin kararıdır. Gerekçemiz kamuoyunu aydınlatmaktır. Çünkü insanların gerçekleri öğrenme hakkı vardır. Cumhuriyet gazetesi herkesin ifade özgürlüğü hakkını sağlamak için basın özgürlüğünün sağlanmasındaki yerini belirlemiştir. Kamuoyunun, gerçeklerin, halkın gerçekleri öğrenme hakkının gözü kulağı, bekçi köpeğidir. Bu hakkın önünde sınır yoktur. Biz Cumhuriyet gazetesi olarak nasıl sınırları aşmadan yayın yapmasını biliyorsak; sınırları aşmaya karar verdiğimizde de nasıl aşacağımızı ve başımıza ne geleceğini biliriz. Mahkemeniz mahkûmiyet kararı verecektir. Bu Cumhuriyet gazetesi mensuplarının gerçeğidir, kaderi değildir. Tarihi yazanlar, gerçekleri yazar. Tekrarlıyoruz ve 13 Ocak 1898 yılında söylenenleri söylüyoruz ve bu savunmayı şöyle bitiriyoruz. Soruyoruz, itham ediyoruz ve suçluyoruz. Gazeteciler hakkındaki bu iddianame ve esas hakkındaki görüş hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi söz konusu olursa bu, adaletsizliğin mucizesidir. Bu davada gazetecilerin, gazeteci olması suçtur. Cumhuriyet Gazetesinin bizatihi kendisinin var olması suçtur. Şimdi daha büyük bir kesinlikle yineliyorum: Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır. Herkesin aldığı durum bugün açıkça belli olduğuna göre, bitti sanılıyor ama dava ancak bugün başlamıştır. Bir yandan gerçeğin gün ışığına çıkmasını istemeyenler, öte yanda her şeyin aydınlanması için yaşamlarını vermeye hazır olan adalet severler, gazeteciler ve avukatlar, muhasebeciler, yöneticiler ve Cumhuriyetin gazetesi cumhuriyet gazetesi mensupları. Bu davada gazeteciler daha önce söylediler, tekrarlıyoruz… Gerçeği yeraltına kapatmayın. Ve bütün bu söylediğimiz sözlerin özü: J’Accuse! / İtham Ediyoruz!”

‘KÖTÜLÜĞÜN AZALMASI İÇİN MÜCADELE EDECEĞİZ’

Avukatların esas hakkındaki savunmalarının ardından sanıklara son sözleri soruldu. Akın Atalay, “Heyetinizin kararı ne olursa olsun bilinmesini isteriz ki kötülüğün büsbütün ortadan kaldırılmasına gücümüz yetmese de kötülüğün azalması için son anımıza kadar mücadele edeceğiz” dedi. Kadri Gürsel, “Kolay değil. Neden kolay değil, farkındayım. Neye göre karar vereceksiniz. Bizi buraya getirip yargılamayı getirecek hiçbir delil yok. İçi boş dosyalar arkanızda duruyor. Bunun için zor. Bu aklınıza ve vicdanınıza sığınıp ona göre karar vereceksiniz. Bu açıdan işinizin kolay olduğunu düşünüyorum. Biz burada gazeteciliği savunduk. Gazeteciliğin suçlandığı bir dava olarak tarihte yerini alacaktır Cumhuriyet davası. Başımız dik olarak gideceğiz ve gazeteciliğimizi yapacağız. Her ne kadar demokrasinin olmadığı bir ortamda gazetecilik yapmak ne kadar zor olsa da” diye konuştu.

‘GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR’

Güray Öz, “Cumhuriyet gazetesini terör ile ilişkilendirmek insan aklıyla alay etmektir. Umarım böyle bir şey yapmazsınız” dedi. Musa Kart, “Bu dava ile ömürlerimizden aylar yıllar çalındı. Ama ülkenin geleceğine dair umudumuzu çalamadılar.” dedi. Murat Sabuncu, “Özgürlük çok güzel bir şey. İnsan kaybedince daha iyi anlıyor. Benim mesleğim doğruları söylemeyi gerektirir. Gazetecilik suç değildir. Her koşulda gazetecilik yapmaya devam edeceğiz” dedi.

‘ASIL SİZ TESLİM OLUN’

Ahmet Şık son sözünde, “Şekil itibariyle son söz olabilir ancak bu daha başlangıç. Siyaset, bürokrasi, yargı ve medyanın kimi mensuplarından oluşan bir çetenin hayata geçirdiği bu komplonun niyeti ve amacı en başından belliydi. Demokrasi, barış, özgürlük ve eşitliğe inanan hukukun üstünlüğünü savunanlara diz çöktürtmek, yaratılan ibret dalgasıyla tüm toplumu teslim almak, tüm yaşamı boyuncu hukuksuzlukların, hak ihlallerin karşısında duranlar adına ilk günden bu yana söylediğimizi tekrarlayarak bu ve bu çeteye benzerlerine hak ettikleri yanıtı verelim. O halde asıl siz teslim olun” ifadelerini kullandı.

Aydın Engin ise, “İlk duruşmada heyetiniz bana 007 James Bond benzetmesi yapmıştı. James Bond majestelerinin hizmetindedir ben halkın. Farkımız bu. Ben halkın ajanıyım. Gizli tutulmak istenenleri, çevirilen dolapları halka iletmekle görevliyim. Sekiz duruşma sonra kalan hislerim şu, halkın haber alma hakkı engellenmek isteniyor. Size haber alma hakkını engellemeye engel olmak düşüyor. Size bu konuda yardımcı olamam. Bunu tek başına yapacaksınız” dedi. Mustafa Kemal Güngör de son sözünde Montesquieu‘ye atıf yaparak, “Bir kişiye yapılan haksızlık tüm topluma yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığa son verin. Zira adaletin olmadığı bir ülkede hiçbir şey yok demektir.” dedi. Yargılanan diğer sanıklar ise önceki ifadelerini tekrar ettiklerini belirtti. Duruşmaya 20.30’a kadar ara verildi.
Cumhuriyet gazetesi davasında karar saat 20.30’da açıklanacak

Mahkeme heyeti, kararını açıklamak üzere duruşmaya saat 20.30’a kadar ara verdi.

Kaynak: Evrensel / Cansu Pişkin

Orjinal Stag Geciktirici Sprey porno 64 türk porno