Ekonomi yönetimi kontrolü kaybetti

Türk Lirası’ndaki erime, dolar ve avroyu rekor seviyelere taşırken, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan (TCMB) “piyasada oluşan sağlıksız fiyat oluşumlarını takip ediyoruz ve gerekli adımları atacağız” açıklaması geldi. Açıklamanın ardından TCMB Başkanı Murat Çetinkaya, AKP Genel Merkezi’ne çağırıldı. Çetinkaya’nın AKP Merkezi’ne gitmesi piyasada “faiz artışı için Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan izin isteyecek” yorumlarına neden oldu. Muhalefet ise Merkez Bankası’nın bağımsızlığını yitirdiği değerlendirmesinde bulundu ve faiz artışlarının ekonomiyi daha da kötü bir noktaya sürükleyeceği uyarısını yaptı. Bu gelişmelerin ardından ise Başkan Çetinkaya’nın AKP Genel Merkezi’ne İran ile yerel para birimi anlaşması için çağrıldığı ifade edildi.

‘Gerekeni yapacağız’
Ankara’da baş döndürücü ekonomi trafiği liradaki rekor kayıpların zirve yapmasının ardından geldi. Öğlen saatlerinde doların 4 lira 50 kuruşa kadar yükselmesiyle birlikte piyasalarda oluşan panik büyüdü. Gözler TCMB’nin ne yapılacağına çevrilmişken ilk önce TCMB’den piyasalara sözlü müdahale geldi. Yapılan açıklamada, “Piyasada gözlenen sağlıksız fiyat oluşumları yakından takip edilmektedir. Gelişmelerin enflasyon görünümü üzerindeki etkileri de dikkate alınarak gerekli adımlar atılacaktır” denildi. Açıklamanın ardından piyasada ‘faiz artışı geliyor’ beklentisiyle dolar 4 lira 44 kuruşa kadar indi.

MB Başkanı AKP binasına çağrıldı
Günün ikinci büyük gelişmesi ise Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın AKP Genel Merkezi’ne ‘davet edildiği’ açıklaması oldu. Açıklama piyasada “Çetinkaya, Erdoğan’dan faiz artışı için izin isteyecek” şeklinde yorumlandı ve faiz artışına dönük beklenti güçlendi. Bu gelişmeyle birlikte dolar bir kez daha düşerek 4 lira 40 kuruş seviyelerine geldi. Buna karşın, Çetinkaya’nın AKP Genel Merkezi’ne gelmesi, muhalefet tarafından “TCMB’nin bağımsızlığına gölge düşüyor” şeklinde yorumlandı. CHP Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak, ziyareti, “TCMB Başkanının AKP Genel Merkezi’ne çağrılması devletin parti devletine dönüştüğünü gösterir” şeklinde yorumlarken, CHP İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke ise tepkisini, “Parti devletinin cismi: ‘Bağımsız’ MB Başkanı parti merkezinde icazet ve talimat arıyor. Uçuşa geçen doların ve faizin nedenini aramaya gerek var mı!” diyerek gösterdi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu ise, “Erdoğan para politikasını ağırlığımı koyacağım dedi… Dolar 4,5 TL’ye çıktı… Faizleri indireceğim dedi… Yakında rekor faiz artışı gelir… Sonuçta; milyonlarca insan bankalara daha fazla faiz ödemek zorunda kalır…” görüşünü paylaştı. Reuters’ın edindiği bilgiye göre ise Çetinkaya’nın daha önce imzalanan İran ile yerel para birimi kullanılarak yapılacak ticareti anlaşması kapsamında AKP Genel Merkezi’ne çağırıldığı” bilgisi verildi.

‘Piyasanın kuralları uygulanmalı’
İktidarın ‘faiz artışına sıcak bakmaması’ üzerine satışa geçen piyasaya son açıklama ise Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’ten geldi. Bloomberg News Türkiye Büro Şefi Benjamin Harvey’in paylaştığı bir habere yanıt veren Şimşek, “Siyasi pragmatizm nihayetinde hakim olacak. Kural temelli piyasa ekonomisi ilerlemek için tek güvenilir seçenek” diye konuştu.

Belirsizlikler sürüyor
Yapılan sözlü yönlendirmeler ve faiz artışına dönük güçlü beklentiye rağmen dolar gün içerisinde 4 lira 40 kuruş seviyesinin altında kalıcı olamadı. ABD’de görülen eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın yargılandığı davanın nasıl süreceğine dönük belirsizlik, faizlerde henüz artışa gidilmemesi ve ekonomik verilerde durgunluğa işaret eden mart ayına ait sanayi üretimi verileri, liradaki zayıf seyrin sürmesine yol açtı.

Gözler bugün görülecek Hakan Atilla davasında

ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımları beş ayrı suç kapsamında ihlal ettiği karara bağlanan Halk Bankası eski genel müdürü Mehmet Hakan Atilla’nın hüküm duruşması, bugün New York Güney Bölgesi mahkemesinde görülüyor. Ankara’nın ve piyasaların gözü bu duruşmada olacak. Uzmanlara göre “Halk Bank’a ceza çıkarsa ödenir ama sistemden çıkarılmak çok daha vahim sonuçlar doğurur.”

Cumhuriyet’ten Şebnem Arsu’nun haberine göre, savcılık, yaklaşık 14 aydır tutuklu bulunan Atilla hakkında Nisan ayında verdiği yazılı mütalasında 15 yılı aşan bir ceza talep ederken, savunma tarafı oldukça uzun bir açıklama ile bu sürenin adil olmadığını belirtti.

Avukatlar Victor Rocco ve Cathy Fleming’in başını çektiği savunma ekibine göre Atilla’nın hiç ceza almaması, alacaksa da cezanın 5 senelik alt sınır baz alınarak belirlenmesi gerek.

Puanlama usulü yapılan yazılı değerlendirmede, Atilla lehine unsurlar arasında yasadışı şebekenin lideri olmadığı, suça katılımının minimal düzeyde olduğu ve önceden sabıkası olmadığı vurgulandı.

Savcılık ise mütalasında Atilla’nın şebekeye bizzat destek verdiğini, para dolaşımını kontrol ettiğini ve bankacılık deneyimini kullanarak işlemlerin ABD sistemince fark edilmemesi için yöntem geliştirdiğini tekrarladı.

Hukukçular, şimdiye kadar bankalar nezninde işlenen ABD yaptırım ihlallerinde hiç bir banka çalışanına ceza davası açılmadığının altını çiziliyorlar.

“Elimizde ihlale karışan bankaların personeline verilen örnek bir ceza kararı olsaydı talep edilen süreyi kıyaslayabilirdik ancak bir tane bile yok,” diyor, dava sürecini takip eden bir hukukçu.

“Bu davada savunma tarafına hakikaten çok mu yükleniliyor yoksa savcılar içtihat mı oluşturmaya çalışıyorlar, bilemiyorum.”

SİYASİ BİR DAVA MI?

Davayı başlatan eski New York savcısı Preet Bharara’nın görevine zamanında vekalet eden Joon H. Kim’in karar sonrası yaptığı açıklama niyetlerini açıklayıcı nitelikteydi.

“Yabancı bankalar ve bankacıların bir seçeneği var; Ya kendi isteğinizle İran’a ve diğer yaptırım altında olan devletlere Amerikan yasalarını delmede yardım edersiniz ya da ABD doları üzerinden işlem yapan uluslararası bankacılık toplumunun bir parçası olursunuz. İkisini birden yapma şansınız yok.”

İhlal davalarında mevcut içtihatın Atilla aleyhine bozuluyor olmasının siyasi nedenleri de konuşuluyor.

Salı günü Londra’da Bloomberg haber ajansına bir mülakat veren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atilla’nın suçsuz olduğunu ve bankacıya verilecek cezanın “Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlu olarak ilan etmek anlamına” geleceğini söyledi.

“Umarım Türkiye-ABD ilişkilerini tamamen yerle yeksan etmeyecek bir sonuç çıkar,” şeklinde konuşan Cumhurbaşkanı, nihai kararın halihazırda gergin bir seyir izleyen ikili ilişkilere etkisi olacağını belirtti.

ABD tarafı ise, davanın başından bu yana, Ankara’nın benzer çıkışlarını ülkedeki yargının bağımsızlığına atıf yaparak yanıtlamakta.

Columbia Üniversitesi Hukuk profesörü Daniel Richman, Cumhuriyet gazetesine verdiği bir demeçte, özellikle New York Güney Bölgesi savcılarınının siyasi baskıya boyun eğmemekle tanındıklarını vurgulamıştı.

Ankara, her ne kadar bu davanın Fethullah Gülen ve uzantılarının hükümete karşı ABD’de kullandığı bir silah olduğunu iddia etse de, buradaki yerleşik anlayış, sürecin yaptırım ihlallerine karışan tüm siyasiler ve devlet kurumlarına ciddi bir uyarı niteliği taşıdığı yönünde.

Unutulmaması gereken nokta ise bu davanın baş rolünde İran’ın olduğu.

“Bunun siyasi bir dava olduğu söylenemez,” diyor Washington merkezli Freedom House kuruluşu uzmanlarından Nate Schenkkan.

“Burada mesele tam olarak İran ve İran’a uygulanan yaptırım rejimi. Türkiye’nin davaya dahil oluşu da bu konu üzerinden. Türkiye bu davayı ‘Amerika’nın saldırısı’ olarak resmedene kadar da öyleydi.”

Sarraf’in başını çektiği yasadışı düzenin dış cepherinde yer alan Atilla gibi sicili temiz bir yetkilinin ceza davasına konu olmasını ise Schenkkan, Halk Bankası’nın yaptırıma uymayı defaatle reddetmesine bağlıyor.

“ABD’li hazine yetkilileri aslında 17-25 Aralık öncesinde bile Halk Bankası’nda olan bitenin farkındalardı. Defalarca farklı şekillerde ‘durun’ denilmesine rağmen Halk Bankası devam etti ve bu noktalara gelindi.”

HALK BANKASI VE CEZA İHTİMALİ

Geçen yıl Kasım ayında başlayan davanın merkezindeki İranlı altın tüccarı Rıza Sarraf, savcılıkla anlaşarak oldukça kapsamlı bir ‘etkin pişmanlık anlaşması’ imzalamıştı.

Bu imza kapsamında verdiği ifadesinde, İran’dan alınan doğalgaz ve petrol karşılığı Halk Bankası’nda toplanan fonların sahte belgelerle nasıl ABD doları cinsinden uluslararası dolaşıma sokulduğunu anlattı.

Sarraf, aynı zamanda Vakıfbank ve Arap Türk Bankası’nın da İran’la ticarete aracı olmak istediklerini, onayın ise zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Hazine’den sorumlu eski bakan Ali Babacan’dan geldiğini aktarmıştı.

Halk Bankası başta olmak üzere adı geçen bankalara ABD Hazinesi tarafından ciddi cezalar kesilebileceği konuşuluyor.

Atilla’nın savunma ekibinin davanın yargıcı Richard Berman’a sunduğu bir listede, şimdiye kadar yaptırım ihlallerine karışan on banka içinde BNP Paribas, ödediği yaklaşık 9 milyar ABD doları tutarındaki ceza ile başı çekiyor.

Bazı uzmanlara göre, Halk Bankası’nın ödeyeceği ceza miktarı Atilla’ya verilecek cezanın tonunu da belirleyebilir.

“Halk Bankası’na yüksek bir ceza kesilirse Atilla daha az bir ceza alabilir,” diyor New York merkezli dolandırıcılık denetim kurumu Bard Dynamic’in kurucusu Ozan Gürel.

“Daha da önemlisi bankanın ABD bankacılık sisteminden ihraç edilip edilmeyeceği. Nihayetinde bankalar miktar ne olursa olsun cezayı öder ama sistemden çıkarılmak çok daha vahim sonuçlar doğuracaktır.”

Diplomatik dokunulmazlığı olan siyasiler dışında adı geçen kişilerin ise, uluslararası dolaşımlarının engellenebileceği, isimleri bizzat ABD kurumlarınca yaptırım listesine alındığında Türkiye dışındaki ülkelerdeki mal varlıklarına el konulabileceği belirtiliyor.

Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Avrupa Birliği eski Bakanı Egemen Bağış ve Halk Bankası eski genel müdürü Süleyman Aslan iddialarda ismi geçen yetkililerden.

SARRAF NE YAPIYOR?

Ambargo altındaki İranlı kurumların yurtdışı ödemelerinde yüksek komisyon bedelleri keserek ciddi bir servet edinen Sarraf için yargı süreci halen devam etmekte.

Adına henüz bir hüküm duruşma tarihi belirlenmemesi, eski sanığın, korunaklı bir cezaevinde FBI yetkililerine, bildiklerini son harfine kadar anlatmaya devam ettiği anlamına geliyor.

Kurduğu yasadışı şebekeler vasıtası ile eindiği maddi kazanımları ABD’ye iade etmekle kalmayıp tüm bildiklerini şüpheye yer bırakmaksızın anlatması, tüccarı özgürlüğe bir adım daha yaklaştırabilir.

Sarraf’ın mevcut siyasi konjektürde savcılar için değeri artmış olabilir.

İran ile 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan ABD’nin aniden çekilmiş olması yaptırım rejimini yeniden gündeme getirdi.

Reuters haber ajansının Salı günkü haberine göre, ABD Hazine Bakanlığı, İran’ın, kritik önemdeki bankacılık sektörünü kullanmasını engellenmek amacı ile yeni ekonomik yaptırımlar getirildiğini açıkladı.

Bu gelişme Sarraf’ın bildiklerini ve bağlantılarını daha anlamlı kılabilir.

Yüksek korumalı bir cezaevinde tutulduğu konuşulan Sarraf’ın, gozaltina alinip tutuklandigi dönemde gardiyana içki ve telefon kullanımı karşılığında rüşvet verdiğini kabul etmesi ardından açılan dava devam ediyor.

Tüccar hakkında, eski koğuş arkadaşı 62 yaşındaki Arap asıllı Fildişi Sahilli vatandaşı Faozi Jaber tarafindan cinsel istismar ve tecavüz iddiasıyla acilan davanin ise 22 Mayıs tarihinde karara baglanmasi bekleniyor.

ABD basında yer alan haberlere göre İranlı tüccar iddiaları hayal ürünü olarak nitelemişti.

GERİ GELEN YAPTIRIMLAR ATİLLA’NIN CEZASINI ETKİLER Mİ?

Hüküm duruşması öncesi prosedürler kapsamında Atilla’nın ailesi, akrabaları, iş arkadaşları ve diğer yakınları Yargıç Berman’a onlarca mektup göndererek, adalet ve merhamet istediler.

Sanığın duruşma boyunca sergilediği iyi hal, Metropolitan Islahevinde gardiyanlarla uyumlu ilişkileri, sabıkasının olmaması ve diğer hafifletici unsurların karara etki etmesi bekleniyor.

Yargıç Berman’ın Mayıs ayı başında savcılığın cevaplandırmasını talep ettiği sorular arasında, Atilla’nın ihlal ettiği yaptırımların halen gündemde olup olmadığı da yer almıştı.

Savcılar, sözkonusu yaptırımların yürürlükten kaldırılmış olduğunu ancak uygulamanın halen devam edip etmemesinin işlenen suç kapsamında önem taşımadığına vurgu yapmışlardı.

Mevcut siyasi gelişmeler ise iddia makamının hüküm ve sonrasında temyiz sürecinde elini güçlendirebilir.

“Tamamen dava dışında gelişen bir durum var,” diyor davayı takip eden hukukçu, yaptırım rejimin yeniden yürürlüğe gündeme gelmesine ilişkin.

“Takip etmeye çalışıyoruz; bir şekilde etkisi olur mu, olmaz mı diye ancak somut bir cevabım yok. Olur ise, ‘hakim hakimliği bıraktı siyaset yapmaya başladı’ anlamına gelir.”

Ümit Özat gazeteciyi tehdit etti; hakkında suç duyurusu

Gençlerbirliği teknik direktörü Ümit Özat’ın takımın bir manada küme düşmesi garantilendikten sonra Klasspor Genel Yayın Yönetmeni Bülent Atlas’ı hedef alan açıklamaları ve daha önce söyledikleri sözler üzerine Cumhuriyet Savcılığına koruma talepli suç duyurusunda bulundu.

Özellikle son günlerde yoğunlaşan tehditler üzerine avukatı aracılığı ile suç duyurusunda bulunan Bülent Atlas “Yaklaşık 1 senedir Gençlerbirliği Teknik Direktörü Ümit Özat ve takımın durumu hakkında görüşlerimi Klasspor’da paylaştım. Tamamen gazetecilik sınırları içerisinde yaptığım bu eleştirilere düzenlenen basın toplantılarında hakaret ve tehdit içeren cevaplar aldım. Arkadaşı olduğunu belirten kişilerden tehdit içeren mesajlar gönderdi. Katıldığı televizyon programında ‘Gazeteci dövülmez diye kanun mu var?” diyen Ümit Özat, Sivasspor maçı sonrası düzenlenen basın toplantısında da attığım bir twiti örnek göstererek “Bu mesajdan dolayı normalde adam vurulur” demişti. Evimin, iş yerimin tespit edildiği, gezdiğim yerlerin hepsinin sürekli listelendiği arkadaşlarım tarafından bana iletilmiş, takip edildiğim söylenmiş, gecenin geç saatlerinde zilimin kim olduğunu bilmediğim kişiler tarafından çalındığını sosyal medya hesaplarımdan duyurmuştum. Gençlerbirliği’nin küme düşmesinin bir manada kesinleşmesi ardından 2 günde sayısız “Kendine dikkat et” mesajı almaktayım. Can güvenliğim konusunda duyduğum endişeden dolayı konuyu koruma talepli olarak Cumhuriyet Başsavcılığına ilettim. Gençlerbirliği’nde yaşananları yazmamı engellemek için yapılan bu girişimlere rağmen yazmaya devam edileceğinin bilinmesini isterim” dedi.

Yangından sonra orman

Son günlerde sosyal medyada, memleketin içinde bulunduğu durumu anlattığı varsayılarak “bir Afrika atasözü” yaygın bir şekilde paylaşılıyor: “Arslan, ceylan, sırtlan ve zebra, aynı yöne doğru koşuyorsa, orman yanıyor demektir.”

Sözün neyi anlatmak için kullanıldığı anlaşılıyor olmalı: Yangın metaforu, iktidarın kurduğu rejimi ve ülkeyi getirdiği hali, hayvanlar metaforu da normalde yan yana gelmesi pek mümkün olmayan farklı siyasi partileri/akımları ve farklı çıkarlara sahip toplum kesimlerini anlatıyor. “Önce yangın sönsün, sonra işimize bakarız” deniliyor.

Aslında “kötü niyetli” bir okumayla, yangından kaçarak yangının söndürülemeyeceğini ve hatta yangından kaçıldıkça gerçekleşme ihtimali en yüksek şeyin yangının boyut ve şekil değiştirerek de olsa devam etmesi olacağını söyleyebilirdik ama bunu yapmayalım; “yangının sönmesi” ihtimaline ve “ormanın hali”ne odaklanalım.

Madem metaforlar kullanıyoruz, oradan devam: “Yangın” az önce söylediğim üzere, inşa edilen rejimi ve ülkenin halini sembolize ediyordu, buna kısaca “rejim” diyelim; “ormanın hali” ise yangın söndükten sonra elde kalacak olanı işaret ettiğine göre, bu da “düzen” olsun.

Rejimle düzen arasındaki fark ne peki? Rejim, iktidarın inşa ettiği siyasal, toplumsal ve iktisadi yapıya işaret ederken ve doğası gereği, bu iktidardan sonra değişmesi beklenen şeyken, düzen iktidarı aşan, ondan önce var olan ve eğer değiştirecek –düzen dışı- bir güç ortaya çıkmazsa, ondan sonra da varlığını devam ettirecek olanı anlatıyor. Hadi daha da basitleştirerek söyleyelim, rejimi iktidar partisi son on beş yılda inşa etmişken, düzen en az yüz yıllık bir yapıya, yani Türkiye’nin sermaye düzenine, Türkiye kapitalizmine işaret ediyor.

Bugün Türkiye siyasetine ve toplumsal muhalefete damgasını vuran esas olgunun, “yangın”ı söndürmek olduğunu kolaylıkla söyleyebiliyoruz. Bir zamanların “aşamalı devrim” tartışmalarının yerini adeta “aşamalı muhaliflik” almış durumda. Deniyor ki, “öncelikli görevimiz yangını söndürmektir, hele şunları bir gönderelim, ülke fabrika ayarlarına bir dönsün, ormanın halini, ormanın düzenini öyle konuşuruz.”

Güzel, bu düşünceyle, bu toplumsal ruh haliyle kavga etmememiz, ona tepeden bakmamamız ve anlamamız gerektiğini pazar günkü yazıda anlatmaya çalışmıştım. İnsanlar yorgun, insanlar bıkkın ve yangının sönmesini istiyorlar, onları şu an için politize eden, harekete geçiren şey bu: “Boğuluyoruz” hissinden kurtulmak, yeniden nefes almak, aşırı derecede yabancılaştığı, kendisini adeta sürgün gibi hissettiği bu topraklara ve bu topluma yeniden inanmak, kendini yeniden buraya ait hissetmek.

Öte yandan bunun bir bedeli var: Kimlerle koştuğunu ve onların geçmişte yaptıklarını unutmak, hafızasızlaşmak, seni siyaseten var ettiğini düşündüğün ilkelerden kopmak. Örnek mi? “3 Mayıs Türkçüler günü”nü, yani 1944’de Sabahattin Ali’yle Nihal Atsız’ın davasında Atsız’a destek için faşistlerin adliye önünde toplanması üzerinden bizzat Atsız tarafından icat edilmiş bir günü anan bir siyasi liderden demokrasi kahramanı çıkarmak, ondan ülke adına birtakım beklentiler içerisine girmek mesela. Başta “Kürk Mantolu Madonna” olmak üzere kitapları son yıllarda yeniden keşfedilen ve iyi ki de keşfedilen Sabahattin Ali’nin, Atsız’ın onu ihbar etmesinden ve bir linçe davet çıkarmasından birkaç sene sonra Atsız’la aynı zihniyetten biri tarafından katledilmesini unutarak üstelik.

Ya da başka bir örnek: Sivas Katliamı esnasında kentin belediye başkanı olan ve olayların bizzat içerisinde olduğunu bildiğimiz ve o katliamla hafızalarımıza kazınması gereken bir siyasi parti liderini sempatik, sevimli göstermek, ondan bir “şeriat dede” çıkarmak, bugünün iktidar kadrolarının yetiştiği ve içinden çıktığı partiyi ise kurtarıcı olarak görmek. Tarihsel olarak siyasal İslam’ın Türkiye’deki ana örgütü ve hem Cumhuriyet hem Atatürk düşmanlığının merkezi olan Milli Görüş’ten demokrasi beklemek.

Şimdi denilecektir ki, “bunların hepsi geçici, hele şu yangın bir sönsün, bunların hepsini tekrar hatırlayacağız, ülke fabrika ayarlarına dönünce biz de fabrika ayarlarımıza döneceğiz, ilkelerimiz, hasımlarımız, katledilen insanlarımız tekrar aklımıza gelecek, biraz sabır.”

Açıkçası iyi niyetli olmakla birlikte pek mümkün görünmüyor bu bana, çünkü sağcılıktan kurtulmak adına başka bir sağcılık, İslamcılıktan kurtulmak adına başka bir İslamcılık, Türkiye siyasetine ve toplumsal akla inceden inceden işleniyor ne zamandır. Sömürüden, emeğin haklarından, sermaye düzeninden bahis dahi açılmamasını, bunların görmezden gelinmesini, geçiştirilmesini saymıyorum bile. Her bir seçim ise bunun dozajının artışı anlamına geliyor, her seçimden “sağa karşı sağ, İslamcılığa karşı İslamcılık” biraz daha güçlenerek çıkıyor ve Türkiye toplumu planlı programlı bir şekilde sağcılaştırılıyor.

Dediğim gibi, yangına dair ruh halinin, yorgunluk ve bıkkınlığın, yangından kurtulma ve soluk alma arzusunun farkındayım, bu ruh haliyle kavga etmenin de şu kırk küsur günde kimseye faydasının olmayacağını biliyorum. Öte yandan, bu ruh halini anlamanın, hem kimlerle nereye koşulduğuna dair bir farkındalık davetine, hem de yangından sonra ormanın düzeninin değişmeyeceğini hatırlatmaya engel olmadığını düşünüyorum. Önce bir nefes alalım, eyvallah tamam da, o nefesi alacağız diye kim olduğumuzu, nerede yaşadığımızı, nereden gelip nereye gittiğimizi unutmayalım mümkünse, yoksa bir daha hiç nefes alamayacağız.

Sadece İstanbul’da 50 bin çocuk pornosu dosyası var

ERK ACARER [email protected] @eacarer

Emniyet’in, avukatlara verdiği bilgiye göre sadece İstanbul’da işlem yapmak için bekletilen 50 bin çocuk pornosu dosyası bulunuyor. İşleme alınan dosyalardan biri AKP Şişli teşkilatında görev yapmış bir şahsa ait. A.Y.D. adlı şahsın dosyasına giren konuşmalar, çocuklarımızın nasıl bir tehdit altında olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Şahısla ilgili olarak, TCK’nin 226. maddesi içeriğindeki ‘müstehcenlik’ suçu ile ilgili olarak , İstanbul Emniyeti, Siber Suçlar Şube Müdürlüğü’nde ifade alındı. A.Y.D.’ye İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da soruşturma açıldı. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi tarafından ise iddianame düzenlendi. Ayrıca yapılan ev aramasında bilgisayarında kayıtlı olarak çocuk ve bebeklere ait binlerce pornografik resim ve video ele geçirildi. Şahıs ifadesinin ardından çıkarıldığı İstanbul Nöbetçi Sulh Ceza hâkimliği tarafından tutuklandı.

AKP Şişli teşkilatında, özellikle seçim dönemlerinde aktif olarak çalışmış şahıs, ifadesinde internet üzerinden yaptığı konuşmaları, elde edip arşivlediği çocuk pornografisine ait fotoğrafları, tecavüz iddialarını kabul etti. Şahsın diğer kişilerle sanal ortamda yaptığı yazışmalar, caminin bile cinsel istismara alet edildiğini de gösteriyor. Tutanaklarda akıl almayacak cümleler geçiyor.

Aynı şahıs, 17 yaşındaki bir lise öğrencisiyle internet üzerinden konuşuyor. Ondan, sınıf arkadaşlarının fotoğraflarını çekmesini istiyor.

A.Y. D. için hazırlanan ifade ve soruşturma tutanağı iddianameye dönüştü. Ne var ki şahıs, 226. maddenin 1. bendindeki ‘müstehcen görüntü yazı ve sesleri bedelsiz olarak dağıtmak’ suçundan tutuklu olarak yargılanıyor. A.Y.D.’ye 2 ila 5 yıl arasında ceza isteniyor. Oysa şahıs, yine 226. Maddenin, 3. bendindeki; “müstehcen görüntü yazı ve sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocuk görüntülerini veya çocuk gibi görünen kişileri kullanan kişi 5-10 yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır” hükmü ile yargılanması gerekiyordu. Avukatlardan edindiğimiz bilgiye göre A.Y.D., büyük ihtimalle ilk celsede serbest bırakılacak. İyi hal indiriminden de yararlanması mümkün.

BirGün’e konuşan İstanbul Barosu avukatlarından Yunus Emre Çelebi, ise şunları aktarıyor: “Denetim yetersiz, mücadele eksik, cezalar Avrupa ülkelerindeki ile kıyaslanamayacak kadar düşük.”

Oyuncu Özpirinçci’nin yeğenine şiddet uygulayan bakıcının

Oyuncu Özge Özpirinçci’nin 2 yaşındaki yeğenine şiddet uygulayan bakıcı, gözaltına alındı. Bakıcı ifadesinde, çocuğun poposuna öylesine vurduğunu belirterek, “Ben böyle olacağını bilmiyordum. Çocuğun annesinden de özür diledim. Pişmanım” dedi.

Sabah’ın haberine göre; 6 Mayıs’ta İstanbul Tuzla’da gerçekleşen olayda. Tuzla İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gelen mağdur Helin Helvacıoğlu Tozman, evlerinde yatılı kalan Özbekistan vatandaşı bakıcının, 2016 doğumlu oğlu Aren Burak’a tokat atarak kötü muamelede bulunduğunu tespit ettiklerini belirterek şikâyetçi oldu. Bu arada bakıcı da kayıplara karıştı. Olayla ilgili soruşturma başlatan polis, ilk olarak bakıcının işe alımında aracılık eden kişiyi, ardından da bakıcının açık kimliğini tespit etti. “Hatice” ismini kullanan Özbekistan vatandaşı 28 yaşındaki Zurafo Ergasheva Tuzla’da gözaltına alındı.

‘BÖYLE OLACAĞINI BİLMİYORDUM’
Özbek bakıcı ifadesinde, çocuğun poposuna öylesine vurduğunu belirterek, “Ben böyle olacağını bilmiyordum. Çocuğun annesinden de özür diledim. Pişmanım” dedi. Türkiye’ye 13 Kasım 2016’da giriş yaptığı fakat oturma ve çalışma izninin olmadığı anlaşılan şüpheli Ergasheva gözaltına alınarak Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na sevk edildi.

Aleviler seçimlerde ne yapacak?

Seçim geldi ve Aleviler yine hatırlandı. Çünkü nüfusun dörtte birini oluşturuyorlar. Ama oy isteyenler, Alevilerin siyasal tutumlarına ve akıllarına değil, daha çok “oylarına” ihtiyaç duyuyorlar.

“Ben Alevilerin neden başbakanı olayım ki; bir sebep mi var?” diyen AKP iktidarından, muhalefet adına “Alevi aday ile seçim kazanılmaz” gibi iğrenç ve mezhepçi argümanlara sığınılan bu ülkede, kendinizi bir anlık Alevi yerine koyun.

Parti genel merkezlerinden tutun, TV tartışmalarına ve köşe yazılarına kadar “Alevi aday ile seçim kazanılmaz” algısına teslim olmuş Türkiye’de, siyasetten dışlanan Aleviler memleketin, laikliğin ve cumhuriyetin geleceği için “Sünni adaylara” oy verecektir!

Çünkü Aleviler oyların kimliklere değil, düşünceye, ilkelere, değerlere ve insana verir. Aleviler “yetmiş iki millete aynı nazarla baktığı” için, oy vereceği insanın etnik ya da dini kimliğine bakmaz!

Aleviler oyların laikliğe, demokrasiye, emeğin hakkına, adalete, barışa, eşitliğe, özgürlüğe, huzura, bilimsel eğitime, aydınlığa, çağdaşlığa ve farklılıkların eşit koşullarda ve bir arada yaşamasını isteyen anlayışa verir. Etnik ve dinsel kimlik üzerinden oy isteyenlere kapalıdır!

Aleviler Türk İslam sentezci AKP-MHP iktidar blokunu zayıflatacak, Saray iktidarına son verecek ya da onu sınırlandıracak stratejileri ve taktikleri destekler. Kim, nasıl tarif etmeye çalışırsa çalışsın, hangi hamaset siyasetine sığınırsa sığınsın, mevcut koşullarda Alevilerin büyük bir kesimi 24 Haziran’da CHP’ye oy verirken, bir kesimi de HDP’ye oy verecektir.

Cumhurbaşkanlığı ilk tur seçiminde ise, herkes kendi adayına yüklenecektir. Aleviler de yüzde doksan dokuz Muharrem İnce ve Selahattin Demirtaş lehine oy kullanırlar. Kime ne kadar verilir bilinmez. Ama ikinci turda yarış, CHP adayı Muharrem İnce ile iktidar blokunun adayı Erdoğan arasında geçecek gibi. Bu durumda Alevilerin yüzde doksan dokuz oyu Muharrem İnce’ye gidecektir.

Aleviler TBMM aritmetiği ve siyasetin demokratikleştirilmesi ve siyasal katılım hakkı açısından, HDP’nin % 10 barajını aşmasına da omuz verecektir. Aksi durumda, 85 ile 100 civarında milletvekilinin AKP’ye kaptırılmasına fırsat verilmiş olacağının bilincindedir.

Bu nedenle Aleviler, iktidar değişimi, TBMM’de CHP ve HDP’nin güçlü temsiliyeti için herkesi oy kullanmaya seferber edecek çalışmaları yürütecektir. Yani Aleviler, burada bir siyasal denge oluşturacaktır. Alevilerin bu süreçteki sol ve Kızılbaş duyusu oldukça güçlüdür. AKP-MHP bloku karşında duranlar arasında sürdürülen anlamsız ve sonuç almayı olumsuz etkileyecek, saçma sapan ve trolvari tartışmalara taraf olmayacaktır. 24 Haziran’a kadar iktidar bloku karşısında iri ve diri durmaya çalışacaktır.

Aleviler bu memleketin vicdanıdır. 24 Haziran’da, 1920 öncesine dönmek ve “hilafet isteriz” diyenlere karşı, bir yandan eşit yurttaşlık, eşit haklar hakkını savunurken, diğer yandan ümmetçiliğe memleketin kapı açtırmayacaktır.

Alevilerin talepleri bellidir. Kutuplaştırmalara karşı kardeşlik, çatışmalara karşı toplumsal huzur ve barış, OHAL ve KHK rejimlerine karşı adalet ve hukuk, teokrasiye karşı cumhuriyet…

Çünkü Aleviler, AKP’nin mezhepçi ve etnik kutuplaştırma politikalarından, OHAL ve KHK rejiminden rahatsızlar. Aleviler adalet ve huzur için en geniş kesimlerin oy kullanması için seferber olacaklar.
Alevilerin derdi memleketin geleceğidir. Mezhepçi tek adam rejimine karşı, güçler ayrılığı ilkesiyle soluk almak istediği bir parlamenter rejim sistem. Aleviler, siyasal İslamcı kuşatmaya ve gericiliğe karşı, en çok laikliğin kazanılmasını istiyor.

Aleviler AKP-MHP blokunun seçilmiş padişahlık rejimine karşı, cumhuriyetin demokratikleştirilmesini, laik yaşam, laik siyaset ve laik düzeni savunacaklardır. Halkın iradesinin, bir adamın iki dudağı arasında çıkan siyasal fetvaya teslim etmeyecekler.

Alevi kurumları, hak ve taleplerini, nasıl bir Türkiye tahayyülüne sahip olduklarına ilişkin, ortak ve kendi seçim manifestosuyla ortaya çıkabilir. Bu demokratik bir haktır. Ama Alevi kurumları, bu demokratik haklarını ve memleketin geleceğine dair sözlerini söylemedikleri için, onlar adına siyaset yapanlar konuşmaktadır. Bu manifesto, Alevilerin “Nasıl bir Türkiye istiyoruz” tahayyülünü anlatmalıdır ve Alevilerin hangi partilere oy vereceği ve hangi Cumhurbaşkanı adayını ikinci turda destekleyeceği kesinlik kazanmışken, belirli bir partiye işaret ederek, siyasetin Alevileri bölmesine müsaade edilmemelidir.

Adaylar kendi partilerine oy isteyebilir, ama Alevi kurumları particilik yapmamalıdır. Türkiye’nin kaderini tayin edecek büyük hikâyenin siyasetine davet çıkarmalıdır.

24 Haziran, Aleviler için sadece bir oy kullanmak değildir. Birlikte yaşadığımız şu topraklarda, bölücü, kutuplaştırıcı, tekçi, ırkçı ve mezhepçi siyasetlere inat, geleceğimizi birlikte belirleme ve karanlıkları aydınlığı, kaosu huzura, şiddeti barışa çevirme umudunu taşımaktır.

Ötekisiz bir Türkiye’yi yaratabiliriz. Bu mümkün…

Altıok: Üniversite gençliği 24 Haziran’da AKP’ye gereken mesajı

CHP İzmir milletvekili Zeynep Altıok üniversitelerin bölünme yasası olarak bilinen yasa tasarısı ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Altıok yaptığı açıklamada, “50 günü kalmış bir iktidarın önünde acilen çözmesi gereken onlarca sorun varken ‘Üniversiteleri Bölme Yasasını’ gündeme getirmesi mantıkla açıklanacak bir durum değildir. Gazi ve İnönü gibi sembol isimler taşıyan üniversiteleri bölerek itibarsızlaştırmak/değersizleştirmek, 1933’te kurulan İstanbul Üniversitesi gibi aydınlanmanın ve bilimin kalesi olan bir üniversiteyi bölerek marka değerini düşürmekle yapılmak istenen şey özünde cumhuriyet ve bilim düşmanlığıdır. Tabi tek dertleri bu da değil, üniversitelerin bölünerek yeni kampüs alanlarına taşınacağı ve şehir merkezinde kalan bina ve arazilerin satılacağına dair duyumlar da alıyoruz” dedi.

AKP iktidarı döneminde her dört üniversite mezunundan birinin işsiz olduğunu vurgulayan Zeynep Altıok “Diplomalı işsizlerin iş bulması giderek zorlaşırken, yapılması gereken üniversiteleri bölerek sayılarını arttırmak değil, üniversite mezunu genç işsizlere iş sahaları yaratmak olmalıydı. Kendi yandaşlarına torpille akademik kadro açma konusunda usta olan AKP iktidarına üniversite gençliği 24 Haziran’da gereken mesajı verecektir diye düşünüyorum” dedi.

Altıok’un konuyla ilgili yaptığı açıklamada öne çıkanlar şu şekilde;

İKTİDAR ÜNİVERSİTE SAYISINI DEĞİL NİTELİĞİNİ ARTTIMAK İÇİN UĞRAŞMALI

Türkiye’nin geleceği için bilimsel düşüncenin ve liyakatin ön planda olduğu demokratik özerk üniversite modelinin derhal oluşturulması gerekiyor. Üniversiteyi kontrol altına alıp daha iyi yönetmek için üniversite bölünmez. Dünyada akademinin/bilimin güçlü olduğu tüm ülkelerde üniversiteler kendi kendilerini yönetirler. Fakülte ve bölüm açmak/kapatmak üniversitelerin kendi akademik kurullarında bilimsel ve demokratik bir şekilde tartışılıp karara bağlanması gereken şeylerdir. Her üniversitenin disiplinler arası ortak çalışma yapılan fakülteleri var, yürüttükleri yurt içi/yurt dışı projeleri var, önceden belirlenmiş öğrenci değişim programları var, yurt dışına gönderdiği yüksek lisans doktora öğrencileri var. Bu bağlamda mevcut bir üniversite bir gecede ikiye bölünüp farklı bir isim altında açıldığında tüm bu çalışmalar ve bu programlar nasıl işleyecektir? Siyasi iktidar Türkiye’nin üniversite sayısını değil, niteliğini arttırmak için uğraşmalıdır. Bu yasa tasarısı bir daha geri getirilmemek üzere tamamen rafa kaldırılmalıdır.

CUMHURBAŞKANININ ÜNİVERSİTE GEÇMİŞİ OLSAYDI BUNA KARAR VEREMEYECEĞİNİ DÜŞÜNÜRDÜ

Eğer Cumhurbaşkanının bir üniversite geçmişi olsaydı, buna kendisinin karar veremeyeceğini en azından düşünürdü. Üniversiteler bulunduğu şehriyle, kampüsüyle, hocasıyla, öğrencisiyle, mekânıyla tüm öğrenciler için bir ruh bir kimlik bir aidiyet duygusu oluşturur. Cumhurbaşkanımız bu duygudan bi haber olduğundan anlayamıyor olabilir. Sanırım bu nedenle üniversitelerinin bölünmesine karşı çıkan tüm eylemleri “ideolojik” diye nitelendirdi. Oysa sağcı-solcu her görüşten öğrenci, akademisyen hatta personel bu tasarıya karşı çıkıyor. Bir şey kaldırılacaksa 12 Eylül darbe ürünü olan YÖK kaldırılmalı ve üniversiteler özgür bırakılmalıdır. Bugün Türkiye üniversitelerinin birçoğunda uluslararası saygınlığa ulaşmış akademisyenlerimiz barış bildirisine imza attıkları için ihraç ediliyor. Üniversitelerin kalitesini eğitimcileri belirler. Aynı açıklamada Cumhurbaşkanı gerekçe olarak ”Halkın bu yönde bir talebi var” dedi. Tüm veriler ve istatistikler gösteriyor ki, halkın en temel sorunu ve gündemi ekonomik belirsizlik ve geçim sıkıntısı. Halk ne zamandan beri üniversite ayırma işleri ile ilgileniyor, kimler bununla ilgili talepte bulunuyor anlaşılır gibi değil. Üniversitelerin bilgisi dışında akademik, mali ve idari hiçbir bilimsel gerekçeye dayanmadan bir gecede üniversiteler bölünüyor, isimler değiştirilerek gerek olmamasına rağmen sayının arttırılması öneriliyor. AKP iktidarı güç zehirlenmesiyle karşı karşıya. ideolojik ayrışma ve tek sesli toplum için tüm kurumları ve çağdaş mekanizmaların, bilimin hedef alındığı bir gerçeklikten kopuş yaşıyor. Biz bu tasarının derhal geri çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Üniversiteleri doğrudan ilgilendiren değerlendirme ve karar verme mekanizması üniversitelerin akademik kurullarına bırakılmalıdır.

Ahmet Türk’ten ‘dörtlü ittifak’ tepkisi: Öfkeliyim

Ahmet Türk, muhalefetin oluşturduğu “sıfır baraj” ittifakında HDP’nin yer bulamamasını eleştirdi.

Erken seçim kararının ardından “ortak cumhurbaşkanı adayı” arayışı sonuçsuz kalan ve her partinin kendi adayıyla cumhurbaşkanlığı için yarışmasında karar kılan muhalefet partileri, parlamento seçimlerinde ise 4 parti ittifakıyla seçime gitme kararı aldı.

İttifakta, Halkların Demokratik Partisi yer almazken, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İYİ Parti, Saadet Partisi (SP) ve Demokrat Parti’nin (DP) 24 Haziran milletvekili seçimlerinde barajı sıfırlayarak TBMM’de daha çok sandalye elde edebilmek için uzlaştı.

HDP’nin eski milletvekili Ahmet Türk, RS FM’de yayınlanan Yavuz Oğhan’dan Bidebunudinle’nin konuğu olarak, HDP’nin ittifak dışında kalmasını değerlendirdi.

“HDP YALNIZLAŞTIĞI ZAMAN DEMOKRASİ BLOKU DA KAYBEDER”

“Şu gerçeği görmemiz lazım: Türkiye’nin demokratik sürece evrilmesi için demokratik bir bloğun oluşması ve demokrasi mücadelesinin yürütülmesi gerekir. Türkiye’de demokrasi için, barış için büyük bedel ödeyen, mücadele eden bir HDP var. Şimdi demokrasi bloku diyenler HDP’yi dışladığı zaman nasıl demokrasi bloku olur?” diyerek sözlerine başlayan Türk, “HDP’yi yalnızlaştırdığınız zaman HDP üzerine baskılar geldiği zaman ‘demokrasiyi biz oluşturacağız’ diyenler de kaybeder. Niyetiniz gerçekten demokratik bir Türkiye ise, niyetiniz gerçekten demokratik bir geleceği inşa etmekse Kürtleri, HDP’yi dışlayarak bunu başaramazsınız.” ifadelerini kullandı.

Türk, HDP’nin baraj altında kalması halinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bütün milletvekili koltuklarının AKP’ye geçeceğini belirterek, “Bizim meselemiz baraj meselesi değil. Mardin’de biz kaybettiğimiz zaman, Diyarbakır’da kaybettiğimiz zaman CHP mi oradan milletvekili çıkaracak? Hayır. Bunların hepsi açık, kendilerinin de bildiği şeyler. Meselemiz baraj değil ama siz buraya demokrasi bloğu diyorsanız HDP’yi dışlayarak demokrasi bloğu oluşturamazsın” diye konuştu.

“NİYE DESTEKLEYELİM”

Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalınması halinde, HDP’nin dışlanması nedeniyle HDP seçmeninin tepki göstereceğini de ifade eden Türk, “Siz HDP’yi dışlarsanız Kürtler de buna tepki gösterecek, ‘Bizi bu bloğun içinde görmek istemeyenleri niye ikinci turda destekleyelim’ diyecek. Öfkeliyim” dedi.

10 HDP’li, ‘örgüt propagandası’ iddiasıyla tutuklandı

HDP Güngören İlçe Teşkilatı’na yönelik başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan, aralarında HDP İl Eş Başkanı Cengiz Çiçek ve ilçe yöneticilerinin de bulunduğu 10 kişi, “örgüt propagandası” iddiasıyla tutuklandı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’nun başlattığı soruşturma kapsamında gözaltına alınan, HDP İl Eş Başkanı Cengiz Çiçek ve 9 kişi, emniyetteki işlemlerinin ardından İstanbul Adliyesi’ne getirildi.

Savcılık, 10 kişiyi de tutuklanması talebiyle hakimliğe sevk etti.

Nöbetçi İstanbul Sulh Ceza Hakimliği, 10 HDP’linin “örgüt propagandası” iddiasıyla tutuklanmasına karar verdi.

Orjinal Stag Geciktirici Sprey porno 64 türk porno